Çocukken 'seni seviyorum' sözünü duymayanların yetişkinlikte edindiği 3 gizli huy

Kulağa çok basit gelen 2 kelimenin yokluğu, insan kişiliğinde ömür boyu sürecek görünmez yaralar açıyor. Psikologların araştırmalarına göre, ailelerinde sözlü sevgi görmeden büyüyen çocukların yetişkinlikte geliştirdiği o çarpıcı karakter özellikleri ortaya çıktı. Belki de hayatınızı zorlaştıran o huyun sebebi çocukluğunuzdur.

"Seni seviyorum." Sadece 2 kelimeden oluşan bu kısa cümle, aslında bir çocuğun zihninde koskoca bir dünyanın güvenli temelini inşa eder. 

Ne yazık ki her çocuk bu kelimeleri duyarak büyüme şansına sahip olamıyor. Klinik Psikolog Dr. Dakari Quimby’nin belirttiği gibi, bir çocuğa sevildiğini söylemek sadece romantik bir beyan değil; onun psikolojik dayanıklılığının, özgüveninin ve gelecekte kuracağı tüm ilişkilerin ana taşıyıcısıdır.

Peki, çocukluk yıllarında bu duygusal sessizlikle büyüyen, ailelerinde sevginin sözlü ifadelerinden mahrum kalan çocuklar yetişkin birer birey olduklarında hangi kişilik özelliklerini geliştiriyor?

1. Hiç bitmeyen "dış onay" ve takdir arayışı

Çocukken akranlarının ailelerinden sevgi gördüğünü izleyen bir çocuk, sessizce "Neden ben değil? Benimle ilgili bir sorun mu var?" sorusunu sormaya başlar. Dr. Quimby, bu şüphenin zamanla kronik bir düşük öz saygıya dönüştüğünü ifade ediyor. Kişi, çocukluktaki bu sevgi eksikliğini kendi kişisel başarısızlığı gibi kodlar.

Yetişkinlik hayatına adım attığında ise bu kırılgan kimlik, sürekli olarak dışarıdan onaylanma, beğenilme ve takdir edilme ihtiyacına dönüşür. Çevresindeki insanların söylediği güzel sözler onun için sadece hoş bir iltifat değil; hayati bir ihtiyaçtır. Ancak içteki güvensizlik o kadar derindir ki, ne kadar onay alırlarsa alsınlar hiçbir teselli o boşluğu tamamen doldurmaya yetmez.

2. Aşırı cömertlik ve "yeterince iyi olursam sevilirim" sendromu

Bu duygusal boşlukla büyüyen yetişkinlerin en belirgin özelliklerinden biri de çevrelerine karşı gösterdikleri, bazen kendi sınırlarını aşan "taşan" cömertlikleridir. Bilinçaltı, çocukken kendisine bedelsiz olarak verilmeyen sevgiyi, yetişkinlikte sürekli verici davranarak satın almaya çalışır.

Uzmanlar bu durumu, "Yeterince iyi olursam, herkesin işine koşarsam belki beni severler" mantığı olarak özetliyor. Sevginin hak edilmesi gereken, sürekli müzakereye açık bir ödül gibi algılandığı bu ilişkiler, kişiyi zamanla duygusal olarak tüketir. Çok fazla veren ama günün sonunda hep yalnız ve tatminsiz hisseden yorucu bir döngü ortaya çıkar.

3. Kişisel kimlik oluşturma güçlüğü ve reddedilme korkusu

Bir çocuğun kendi yeteneklerini, sınırlarını ve kimliğini keşfedebilmesi için arkasında her koşulda ona güven veren duygusal bir kalenin olması gerekir. Dr. Quimby, "Duygusal olarak ulaşılmaz bir ebeveyn tarafından büyütüldüğünüzde, dünyayı güvenle keşfedeceğiniz bir temeliniz olmaz" diyerek kimlik karmaşasının kökenine ışık tutuyor.

Bu temel eksik olduğunda, birey yetişkinlikte "kendi gerçek benliğini" var etmekte zorlanır. Buna ek olarak; atacağı her adımda aşırı bir mükemmeliyetçilik, kronik bir reddedilme korkusu ve partnerine karşı hissettiği sürekli terk edilme endişesi, çocukluktaki o sessiz odanın günümüze yansıyan yankılarıdır.