Dil bayrağımız Türkçe, daha da yükseklere...

Türkiye’de ilk kez böbrek ve karaciğer naklini gerçekleştiren uluslararası tıp otoritesi Prof. Dr. Mehmet Haberal, Başkent Üniversitesi’nde bambaşka bir olayın öncülüğünü yaptı. Ulusal eğitim çalışmalarının başlıca işlemleri arasında yabancı dillerin yetkin düzeyde öğretilmesi yanı sıra Türkçemizin düşünce, bilim, edebi dil olması için gereken özenin gösterilerek, eğitim dilinin Türkçe olmasından ödün vermedi.

“Dil, zihnin aynasıdır” denir. Anadilimiz ruhumuzun aynası, kimliğimizin temel birimi, kurucusudur. Kavimlerden, ümmet toplumlarına, oradan uluslara değin hepsinin mayası dildir. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar Türkçe, Selçuklularda, Osmanlı’da da bilim ve kültür dili olamadı. Eğitim dili Arapça ve Farsça’ydı ve okullarda zorunlu olarak öğretiliyordu.

AKTI GELDİ GÜNÜMÜZE

Günümüzde İstiklal Marşımızı Arapça okutan bir anlayış var. Başkent Üniversitesi’nin yayın organı “Bütün Dünya”nın Eylül 1999 tarihli sayısında, Prof. Dr. Mehmet Haberal’ın dilimiz üzerine bir yazısını okudum. O yazıdan bölümler aktaracağım. Halk edebiyatı dışında Saray’ın destekleyip benimsediği divan edebiyatımız, Arapça ve Farsça’nın karma ve kırmasından oluşan, kimliksiz bir dil olan, OsmanIıca adlı melez bir edebiyat diliyle yapılmıştı. Bu edebiyatı yalnızca iyi eğitim almış seçkin bir zümre (bir kast) paylaşabiliyordu. Halk edebiyatı ise adeta ulusal içgüdü gibi, kendi dil ırmağının derin yatağında gelişerek aktı geldi günümüze.

Ulus olmanın koşulları arasında, ulusu kaynaştıran bir maya görevi gören dil, o ulusun sömürge olmaktan kurtuluşunun, bağımsızlığının da gerçek simgesiydi. Bu düşüncenin kesin anlatımı, Atatürk’ün şu sözlerinde anlam bulmuştur: “Ulusal dil ile duygu arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin ulusal ve zengin olması, ulusal duygunun gelişmesinde başlıca etmendir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin.”

İKİNCİ DİLE BOYUN EĞMİŞ

Ülkesinin bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.
Ne yazık ki kendi topraklarında bile “ikinci dil” uygulamasına boyun eğmiş olan Türkçe’nin öncelikle yabancı dillerin boyunduruğundan kurtulması gerekirdi.

Bu topraklar üzerinde bütün dünyanın hayran kaldığı Yunus Emre gibi bir şairi yaratan Türkçe, bugüne kadar uğradığı baskılardan kurtulmuş olsaydı, dünyanın en zengin dili olması için neden kalır mıydı? Ancak yabancı hayranlığımız bu alanda kendisini göstermiştir. Türkçemiz, kendi değerlerimizi yüceltmek, onları geliştirmek yerine, başkalarının değerlerine hayran olmayı yeğleyen bir aydın geleneğinin kurbanı oldu.

15’inci yüzyılda Ali Şir Nevai gibi bir düşünür ve şairin, o yıllarda öne çıkan Arapça ve Farsça hayranlığı karşısında Türkçe’nin özgünlüğünü ve yeteneklerini savunurken gösterdiği çaba, sonraki yıllarda ne yazık ki Türk aydınlarınca gösterilmedi. Türkçe’yi, kendi anadilini aşağılama geleneği bugün de devam ediyor.

ATATÜRK YIKMIŞTI

Türkçe’nin dil bayrağını dünya uluslarının bayrakları arasında dalgalandırmak için verilecek emekten başka hiçbir şeye gereksinimimiz yoktur. Atatürk, tarihte Türkçe’nin ezik kalmasını öncelikle Harf Devrimi ile yıkmıştı. Şöyle diyordu: “Asırlardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran, anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak ve bu gereği anlamak zorundayız.”

Türkçe’nin ses yapısına uygun olduğu için seçilmiş olan Latince harfler, Türkçe’de bir devrimin başlangıcı olmuştur. Bu devrim, bugün de, Türkçe’nin bütün dillerden arınarak kendi
kimliğini bulması yolunda devam ediyor.

SÖMÜRGELER İÇİN OLAĞAN

Türkiye dünyanın bir parçası, Türkçe de dünya dil ailesinin eşit bir üyesidir. Türkçe başka diller karşısında eşitlik hakkını korumadıkça, bağımsızlığımız darbe alır, giderek sömürge ülkelerin yaşadığı konuma düşeriz. Kendi ülkesinde kendisine yabancı bireyler olmak, ülkemizin geleceğini karartır. Eğitim dilinin Türkçe olması, hangi yabancı dilin öğrenilmesine engel olabilir? Eğitim dili yabancı olan bir okulun ulusal eğitim kurumlarının bir parçası olduğunu düşünmek olağan bir anlayış sayılamaz. Böylesi bir durum ancak sömürgeler için olağan karşılanabilir.

Yabancı dil uygulamasını savunanlar yeni dünya düzeninin egemenlerinin dayattıklarına boyun eğmiş olduklarını unutuyorlar. Kendi dilini geliştirmek yerine başka dillerde düşünmeye çalışmak, bu biçimde düşünmeyi giderek yaşamın bütün alanlarına yaymak, Türkiye’nin ulusal birliğinin zedelenmesi gerçeğini görememek, bilinçli ya da bilinçsiz olsun, kabul edilebilir bir durum değildir.

O YAPILANLAR UNUTULMADI

Binlerce yetişmiş aydınını Çanakkale’de şehit vermiş, yeni bir aydın kuşağı yetiştirmeye zaman kalmadan, kalanlarla Kurtuluş Savaşı’nı gerçekleştirmiş bir ülkenin çocuklarıyız. Çaresizliğe kapılanların “manda” düşüncesini savunurken dayandıkları gerekçeleri unutmadık.

Bunun yanı sıra, yabancı dilleri yetkin düzeyde öğrenmek, ulusal eğitim çalışmalarının başlıca işlemleri arasında olmalıdır. Bunu kimse yadsıyamaz. Ama hiç kimse ulusal varlığımızın temel taşlarını yerinden oynatmaya, onu bozmaya, onu yabancı dillerin boyunduruğuna sokmaya çalışamaz. Türkçemiz bizim özgün varlığımızdır. Bunu hiçbir dille değişemeyeceğimiz gibi, onu evrensel dil ailesinin canlı, etkili bir parçası durumuna yükseltmek her birimiz için yurttaşlık görevidir. İnanıyoruz ki bu görevi yerine getirirken asla zorlanmayacağız. Çünkü, Atatürk’ün de dediği gibi “Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin.”

Yazarın Diğer Yazıları