Drenaj kuyusunun dibinden Avrupa futbolunun tepesine: Viktor Osimhen hayat hikayesini ilk kez anlattı
Galatasaray'ın yıldız forveti Nijeryalı Viktor Osimhen, zorluklarla dolu yaşam mücadelesini ilk kez The Players Tribune için anlattı. Ailesiyle birlikte yaşadığı maddi zorluklardan, kendisini futbolcu olmaya getiren süreci anlatan Osimhen, duygu dolu anlar yaşadı.
Galatasaray'ın 27 yaşındaki Nijeryalı futbolcusu Viktor Osimhen, bu sezonun başında ödenen 75 milyon Euro bonservis bedeli ile Türk futbol tarihinin açık ara farkla en büyük transferine imza attı.
Gösterdiği performans ile sarı-kırmızılı taraftarın sevgilisi haline gelen Osimhen, zorluklarla dolu yaşam mücadelesini ilk kez "Bataklıktan Edilen Dualar" başlığıyla The Players Tribune için anlattı.
Osimhen'in sosyal medyada gündem olan yaşam hikayesini kaleme aldığı yazı şu şekilde:
"Bunu okuyor olman bile Tanrı’nın lütfunun bir kanıtı"
Kimse benim adımı bilmemeliydi.
Bunu okuyor olman bile Tanrı’nın lütfunun bir kanıtı.
Annem ben henüz bebekken öldü. Sanırım 3 yaşındaydım. Onu hatırlayacak kadar büyük değildim. Onunla ilgili aklımda kalan tek şey, beni kollarında tutması.
Ben, 6 kardeşim ve babam; Lagos’ta bir gecekondu mahallesinde, tek odalı bir evde yaşıyorduk. Mahallemin adı Olusosun, belki duymuş olabilirsin. Afrika’nın en büyüğü olan, meşhur bir atık alanının hemen yanında. Oraya günde 10.000 ton çöp döküldüğünü söylüyorlar. Kimyasal atıklar. Kırık televizyonlar. Aklına gelebilecek her şey.
"Hey, yırtık bir Nike buldum!"
İşte orası benim arka bahçemdi.
Futbol oynamaya başladığımda ve krampona ihtiyacım olduğunda arkadaşlarımla çöplüğe iner ve aramaya başlardık.
‘Hey, yırtık bir Nike buldum! Sol ayak! 40 numara!!’
(Bir saat sonra)
‘Hey, bir tane Puma buldum!!! Sağ ayak!! 38 numara!!
İdare eder. Aramızda paylaşabileceğimiz bir çift kramponumuz vardı.
"Tek bir odada, yedi kişi, televizyon yok, ışık yok, kapkaranlık..."
Mahallemizdeki çoğu insan atık alanında bulduğu çöpleri satarak geçiniyordu ama küçüklüğümde babam şöförlük yapardı. Annem öldükten sonra bu işi kaybetti ve bir karakolun mutfağında bulaşıkçı olarak çalışmaya başladı. Ama bu iş kiramızı ödemek için yeterli değildi. Yaklaşık 12 yaşındayken bir geceyi hatırlıyorum; Ev sahibi artık sabrını yitirmişti ve dairemizin elektriğini kesti. Tek bir odada, yedi kişi, televizyon yok, ışık yok, kapkaranlık. Dışarı çıktığımı hatırlıyorum; bir bataklığın yanına oturdum, gerçekten bir bataklık, ve ağlamaya başladım.
"Tanrı’ya sordum, ‘Bu nasıl bir hayat?'"
Tanrı’ya sordum, ‘Bu nasıl bir hayat???’
O zamanlarda aileme yardımcı olmak ve eve ekmek getirebilmek için futbol oynamayı bırakmıştım. Kız kardeşlerim portakal satıyordu. Bir markette falan değil, sokakta. Lagos’ta trafik çok yoğun olduğu için, yol kenarında bekleyip arabaların arasında koşarak meyve ve su satıp para kazanabilirsin. Ben çok hızlı olduğum için su satmakta iyiydim. Su satarken on ikilik bir koliyi başına koyar, birinin korna çalmasını ya da el sallamasını beklersin. Sonra ışık yeniden yeşile dönmeden arabaya doğru depar atarsın.
Kendi kendime, ‘Gördükleri en hızlı çocuk olacağım,’ diye düşünürdüm.
Aslında bundan keyif bile alıyordum. Bu benim için antrenman gibiydi.
"Yarın sizinle portakal satmaya gelsem olmaz mı?"
Bazı günler eve o kadar yorgun gelirdim ki kız kardeşlerime sorardım, ‘Yarın sizinle portakal satmaya gelsem olmaz mı?’
Büyük kardeşim Andrew, en zor iş onundu. Sabah 3’te kalkar ve sokakta spor gazeteleri satardı. Bazen eve getirdiği gazetelerin kapaklarında Drogba veya Zlatan’ı görür ve onlara hayran kalırdım. Onlar başka bir dünyada yaşıyor gibiydi. Benim için futbol sadece çalışmıyorken yaptığım bir şeydi. Ve ben hep çalışıyordum.
"Yaklaşık 8 dolardı"
Eğer bir yerde para kazanılabiliyorsa, ben oradaydım. Hatta bir TV programına bile çıktım. Bir aile bilgi yarışması gibi bir şeydi ve programın sonunda seyircilerin arasından insanları sahneye davet ettiler. Tanrı’ya şükür, ben çağırıldım ve başarılı oldum. Canlı yayında yaklaşık 10.000 Naira kazanmıştım.
O ana kadar elimde daha fazla para tutmamıştım.
Yaklaşık 8 dolardı.
Ertesi gün okulda arkadaşlarım bana biraz takılıyorlardı.
Dün televizyonda canlı yayındaydın, bugün okuldasın. Ne iş?
"Her 10 e-posta için yaklaşık 10 cent’e yakın bir para alıyordum"
Ama benim umurumda değildi. Ben ekmeğimin peşindeydim. Birkaç yıl boyunca Lagos’ta bir papaz için çalıştım. Çok ünlü biriydi. Hatta televizyonda bile çıkıyordu. Kilisede küçük bir dizüstü bilgisayarları vardı ve benim işim insanlara bültene kayıt olmaları için e-posta adreslerini yazdırmaktı. Her 10 e-posta için yaklaşık 10 cent’e yakın bir para alıyordum. O kadar iyiydim ki, belki senin bile e-postanı almışımdır.
‘Aa? Bu ne? Abonelikten çık!’
Bir süre sonra terfi ettim ve papazın İncil çalışma kitaplarını sokakta satmaya başladım. Kitabın adı “Rhapsody of Realities.”’di. Sınıf arkadaşlarım sokakta yanımdan geçip gülüyordu , ‘Daha dün televizyondaydı, bugün de İncil mi satıyor? Ne alaka??’
Kazandığım her şeyi yemek ve kira için kardeşlerime veriyordum. Çoğu gece kilisede uyuyordum. Evimizin neredeyse çatısı bile yoktu. Ev sahibinin onaracağını söylediği ve çökmek üzere olan bir çatısı vardı evin.
"Hala çatıyı onarmasını bekliyoruz!"
Bir gün eve birkaç adam yolladı ve çatıyı götürüp bir daha geri getirmediler! Hala çatıyı onarmasını bekliyoruz! 13 yıl geçti! (Ben herkes için dua ediyorum, gerçekten ediyorum. Ev sahipleri dışında. Onları dualarımda nedense hep unutuyorum.)
Benim için legal bir işin varsa, ben onu yapardım. Kız kardeşim bana eski telefonlarını verirdi. O kırılmış, rezil telefon vardır ya; bana gelen telefon hep o olurdu. Gece saat 2’de bile bir iş için telefonumu arasaydın, açardım.
"Ben yukardaki adam değildim, diğer adamdım"
Drenaj kuyusu iși bile yapıyordum. Ne olduğunu biliyor musunuz? Avrupa’da pek yok. Ama Afrika’da, kazdığın kuru bir kuyu gibi bir şey. Birinin merdivenle kuyunun çok derinlerine inmesi gerekir. Bir diğeri de yukarıda, karanlık deliğin içine bakarak durur ve ‘Aşağıda her şey yolunda mı kardeşim?’ diye bağırır.
Ben yukardaki adam değildim.
Diğer adamdım.
Pis iş.
Yaklaşık 2 yıl boyunca, sadece kilisenin takımında futbol oynadım. 15 yaşımdayken bir gün arkadaşlarımla oynuyordum ve birisi, ‘Super Eagles’ın gelecek hafta Lagos’ta olacağını duydun mu?’ dedi.
‘Nerede?’ Dedim.
"Tek bir minibüse 20 kişi sığdırabilirsin"
Otobüsle yaklaşık 90 dakika uzaklıktaydı ve hiç param yoktu. Bu yüzden otostop çekerdim. Lagos’ta danfo denen sarı minibüsler vardır. Mahalle otobüsü gibidirler. Şoförleri çılgındır. Çocuksan ya da bir molaya ihtiyacın varsa, insanlar seni alıp kucağına oturtur. Eğer gerçekten denersen tek bir minibüse 20 kişi sığdırabilirsin. Ben de birinin dizine oturur, beni bir sonraki durakta indirmesini isterdim. Sonra bir sonraki durak. Sonra bir sonrakinde.
Sonunda stadyuma varmıştım ve burada U17 antrenörlerine kendini göstermeye çalışan yaklaşık 300 çocuk vardı. O kadar fazla çocuk vardı ki top kullanamadılar. Sadece herkesi koşturabildiler, yavaşsan seni eliyorlardı.
Hayatım pahasına koştum.
Günün sonunda bana, ‘Yarın yine gel.’ dediler
Ve yeniden hayatım pahasına koştum.
Bu böyle aylarca devam etti ve sonunda topla oynayabildik.
O kadar iyi oynuyordum ki. Başardığımı biliyordum. Üç ayın sonunda, yaklaşık 30’umuza, ‘Yarın son seçme için gelin,’ dediler.
Antrenman sonrası hepimizi topladılar. 30 kişi arasından 27 ismi çağırdılar.
Sadece 3 kişi dışarıda kalmıştı.
Ben de onlardan biriydim.
Antrenöre bana bir cevap vermesi için yalvardım.
Bana ’Sadece teknik bir karar, üzgünüm.’ dedi.
Bütün emeklerim bir anda boşa gitmişti. Üç ay süren sıkı çalışma… yok olmuştu. Eve dönerken, birinin kucağında otobüste giderken ağlamaya başladığımı hatırlıyorum
Adam bana, ‘Ne oldu?’ dedi.
Ben de, ‘Uzun hikaye,’ dedim.
‘Peki neden ağlıyorsun?’
‘Ben futbolcuyum. Yani… olmaya çalışıyordum.’
Çoğu çocuk bu noktada bırakırdı. Ama futbola o kadar derinden aşıktım ki bırakamazdım. Kendi kendime çalışmaya devam ettim, aylar geçti. Derken bir gün biri bana, ‘Millî takım iki hafta sonra tekrar Lagos’a geliyor,’ dedi.
Ben de, ‘Ne zaman gelirlerse gelsinler, beni ara,’ dedim.
O gün geldi ve işten çıkar çıkmaz koştum, otobüse bindim ve doğruca stada gittim. Vardığımda…
600 çocuk vardı. Herkes yalvarıyor, itişiyor, antrenörlerin gözüne girmeye çalışıyordu.
"Abuja arabayla 9 saat uzaktaydı ve benim arabam yoktu"
O kadar çok çocuk vardı ki, antrenör Emmanuel Amunike mikrofona çıktı ve şöyle dedi: ‘Hepinizi bugün göremem. Bu imkânsız. İki hafta sonra Abuja’da olacağız. Eğer iyi olduğunuzu -GERÇEKTEN çok iyi olduğunuzu- biliyorsanız; Abuja’ya gelin ve beni orada görün.’
Abuja arabayla 9 saat uzaktaydı. Ve benim arabam yoktu. Mahalleden tanıdığım, adına belki ‘menajer’ denebilecek bir adam vardı. Ama daha çok mahalle menajeri gibiydi. Ona, ‘Her şey bitti,’ dedim.
İki hafta sonra beni aradı ve, ‘Bir araba ödünç aldım. Hadi gidelim,’ dedi.
Ben de, ‘Nerede kalacağız?’ dedim.
O ise, ‘Merak etme, Abuja’da bir kardeşim var,’ dedi.
Yola çıkmamız gereken sabah, çok gergindim. Daha önce hiç şehrimden ayrılmamıştım. Orası güvenliydi, rahattı. Dört saat geçti ve o mahalle menajeri beni aramaya başladı.
Ona, ‘Boş ver. Hiçbir yere gitmiyorum. Burada iyiyim.’ dedim.
Tam o sırada babam olup biteni duydu ve, ‘Gitmelisin’ dedi.
Uzun bir konuşma yapmadı. Sadece, ‘Gitmelisin’ dedi.
"Yeşil forma, 15 dakikan var"
Ve onun haklı olduğunu biliyordum. Bir sırt çantasıyla evden çıktım; iki parça kıyafetim vardı. Üzerimde giydiklerim ve çantamdaki yeşil forma. Uğurlu yeşil. Hayal edebileceğin en eski arabayla Abuja’ya doğru yola çıktık ve gece yarısı vardık.
Ertesi sabah güneş doğduğunda, hayali olan bir milyon çocuk gördüm.
Belki bir milyon abartıydı ama çok da değil. Stadyumun dışında en az 900 çocuk bekliyor olmalıydı. İlk gün sahaya bile çıkamadım. İkinci gün ise antrenörlerden biri sonunda beni işaret etti.
‘Yeşil forma. Hadi. 15 dakikan var’
Onlara bir şey göstermek için 15 dakika. Hayatımı değiştirmek için 15 dakika. Onları etkilemenin tek yolunun koşmak olduğunu biliyordum. Bu yüzden kan ter içinde kalana kadar koştum.
15 dakikada 2 gol attım.
Belki bir şansım vardır diye düşündüm. Ama sonra antrenörler mikrofona geçti ve kalabalığa seslendiler. Bazı isimler okundu, ama benim adımı duymadım. Herkes otoparka doğru yürümeye başladı.
Hayalim bitmişti. Arabaya binmek üzereydim ki bağırışlar duydum.
‘Hey! Hey! Yeşil formalı!’
Ha???
Arkamı döndüm; bazı çocuklar bana el sallıyordu.
Filmlerdeki gibi göğsümü işaret ettim.
Ben mi???
Arkamı kontrol ettim.
‘Yeşil formalı!’
Uğurlu yeşil.
"O çocuk benim!"
Koşarak geri gittim ve dediler ki: ‘Hey, antrenör seni görmek istiyor. Takım doktoru, iki gol atan çocuğun sen olduğunu söylemiş. O çocuk sen misin?’
‘Benim!!! O ÇOCUK BENİM!!!’ dedim.
Tekrar stada girdim; doktor beni işaret ediyor, iki parmağını havaya kaldırıyordu.
‘Bu çocuk,’ dedi.
İki parmak beni kurtardı.
Takım doktoru bunu yapmasaydı, bugün burada olmazdım. Büyük ihtimalle bir kuyunun dibinde olurdum.
Yine de seçmeler bitmedi; devam etti, uzadı. ‘Seçilen’ oyuncular takımla birlikte bir otelde kalıyordu. Ama ben hâlâ menajerimin kardeşinin evinde kalıyordum. Çocuklarını okula götürmelerine yardım ediyordum, ortalığı toparlıyordum. O kadar utangaçtım ki, eşinin sofraya koyduğu yemeğin benim için olduğunu bile anlamamıştım. Antrenmandan eve gelirdim, yemeği görürdüm ve artan yemekler sanırdım. Ekmeğin bir parçasını koparıp evin arkasına çıkar, gizlice yerdim.
Bir gün eşi yemek yaparken bana, ‘Ne oldu? Yemeği beğenmedin mi?’ dedi.
Ben de, ‘Bu… benim için mi?’ dedim.
O da, ‘Ne? Evet, tabii ki! Açlıktan ölüyorsundur!’ dedi.
"Senin için her zaman dua edeceğim"
Nihayet gerçekten takıma girdiğimde ve bana otelde bir yatak verdiklerinde, ona şunu söyledim: ‘Teşekkür ederim. Beni kurtardın. Senin için her zaman dua edeceğim. Artık benim ailemsin.’
Hayatım çok hızlı değişti. Asla unutmayacağım; antrenmanları U-9 takımıyla yan yana yapardık ve küçük çocukların hepsi beni izlemeyi severdi. Bana ‘Taiwo Awoniyi’ derlerdi.
Taiwo benden birkaç yaş büyüktü ve onun gibi oynadığımı söylerlerdi. Onun lakabını almak benim için büyük bir onurdu.
Bir sonraki yıl Şili’de düzenlenen U-17 Dünya Kupası’na gittik ve adeta patladım. 7 maçta 10 gol attım ve Gol Krallığı’nı kazandım. Dünya şampiyonu olduk. Kimse beklemiyordu. Ben bile beklemiyordum. Dünya Kupası’ndan döndüğümde bana biraz para verdiler. Nihayet milyoner olmuştum, ama naira milyoneri. Yani birkaç bin euro. Kız kardeşlerimi aradım ve, ‘Hepinizi tek odalı bir evden iki odalı bir eve taşıyorum. Her şey halledildi. Sizden tek isteğim, beni dualarınıza katmanız,’ dedim.
"Dualar işe yaramış olmalı"
Dualar işe yaramış olmalı.
Birkaç yıl sonra Wolfsburg’a imza attım ve hayallerimde bile görmediğim kadar fazla parayla kutsandım. Telefonda banka uygulamasını sürekli yenilediğimi hatırlıyorum. Yenile. Hâlâ fakir. Yenile. Hâlâ fakir. Yenile… ve sayı değişti. Rakam büyüdü. Gerçek gibi değildi. Çıldırmıştım. Gerçekten. Etrafımda zıplayıp duruyordum.
"İki yıl önce 10 Cent'e su satıyordum, ekranda 1 Milyon gördüm"
İki yıl önce, 10 sente su satıyordum.
İyi bir günde belki 2 dolar kazanırdım.
Şimdi telefonda, ekranda bir milyon gördüm.
Gözlerimi sildim.
Rüya mı görüyorum?
Yenile. Yenile. Yenile.
Hayır, gerçekti.
Dizlerimin üzerine çöktüm ve Tanrı’ya şükrettim.
Babamı aradım, ‘Artık ev sahibine ödeme yapma konusunda endişelenmene gerek yok. Seni ev sahibi yapıyorum.’