Bir zamanlar pazar akşamları televizyonun karşısına geçmek, aynı zamanda bir tür aile ritüeliydi. Ekrandaki insanlar tanıdıktı; sesi çıkarmadan borç ödeyen memur babalar, mahallenin bakkalında veresiye defteri tutan esnaflar, kira endişesiyle uyuyamayan ama sabahı “hay aksi” deyip dışarı çıkan anneler. 0 insanlar bizden biri değil, bizzat biziz. Bizimkiler’deki apartman, Süper Baba’daki çay bahçesi, İkinci Bahar’ın una bulanmış mutfağı; bunların hiçbiri dekor değildi. Hepsinin içinde gerçek bir hayat vardı: küçük zaferleri, büyük onuru ve hiç kimseye eyvallah etmeden ayakta durma inadıyla örülmüş bir orta sınıf etiği. Münir Özkul’un o bilge, yorgun ama vakur bakışı, aslında milyonlarca insanın kendi yüzünü ilk kez net gördüğü bir ayna gibiydi.
2000’lerin başındaysa, mahalle abisinin yerini vadideki kurtlar aldı. Eskiden Kabadayı filmindeki Ali Osman, gibi karakterlerin yerini mafya dizilerindeki saçma karakterler aldı. Geleneksel anlamda bir “Kabadayı” figürü olarak Türk sinemasının hafızasındaki bu baba tipi, gücünü yalnızca silahtan değil, racona dayalı bir tür ahlaki otoriteden alırdı. Oysa 2000’lerle birlikte ekranlara yerleşen mafya figürü bunun tam tersidir. Bugüne geldiğimizde ise manzara daha da çarpıcı. Ekranlar artık Boğaz yalılarıyla, helikopter pistleriyle ve iş insanı mı, mafya babası mı olduğu hiç netleşmeyen karakterlerle dolup taşıyor. Bu insanların ne iş yaptığını anlamak neredeyse imkânsız; fabrikaları yoktur, tezgâhları yoktur, tek belirgin özellikleri servetlerinin kaynağına asla dokunulmamasıdır. Çatışmalar artık geçim derdinden değil, miras kavgasından; birlik ve beraberlikten değil, ihanetten besleniyor. Bu dönüşüm salt bir estetik tercih değil, daha derin bir toplumsal anlatı kırılmasının yansımasıdır.
Orta sınıf, toplumun adını koymak en güç ama en sağlam omurgasıdır. Fazlasını değil, hak ettiğini isteyen; hayallerini değil, ihtiyaçlarını hesaplayan; lüksü değil, haysiyeti önceleyenlerdir bunlar. Oysa bu insanlar bugünkü ekranlarda yok denecek kadar az yer buluyor. Her gün işine giden, çocuğunun okul masraflarını hesaplayan, hafta sonu aileyle bir parka gidebilmeyi neredeyse lüks sayan milyonlarca insan, kendine ait bir hikayeye artık rastlamıyor.
Boşluğu dolduran ne peki? Statü, parıltı ve şiddet. Üçlü bir sarmalın içinde sıkışıp kalmış bir ekran gerçekliği. Ve bu gerçeklik, yavaş yavaş neyin “normal” olduğuna dair algımızı şekillendiriyor. Sınıf atlamanın önünde hiçbir etik engel tanımayan karakterler model haline gelirken, “fakir ama gururlu” genç tiplemesi, çağın gerisinde kalmış saf bir karikatüre dönüşüyor. Ne yazık ki, bizim mahallenin çocukları diyebileceğimiz insanlar da kalmadı. 90 yaşındaki bir ihtiyar olarak kimi zaman geçmişe dönüp bakıyorum da bizim dönemimizin filmlerinin ve dizilerinin antagonistleri bile pek naif ve bu ahir zamana göre güzel insanlarmış.