1950’lerin başıydı. Amerika’da, Senatör McCarthy vardı. Komünistleri değil, komünist olduğunu düşündüğü hiç kimseyi sevmezdi. Delile gerek yoktu; dedikodu, ihbar ve biraz da düşmanca bakış yeterliydi. Sonuç? Binlerce insanın kariyeri çöpe gitti. “Amerikan karşıtı faaliyet yürütmekle” suçlanan sanatçılar için kara listeler hazırlandı.
★★★
Suçlanan kişilerin isimleri yayınlandı; üniversite kapıları kapandı, film stüdyoları telefonlara çıkmadı.
Charlie Chaplin mesela ABD’den sürgün edildi. “Komünist sempatizanı” diye damgalandı.
Yurttaş Kane’in efsanevi yönetmeni Orson Welles, FBI takibine alındı, film projeleri engellendi.
Spartaküs’ün senaristi Dalton Trumbo kara listeye alındı. Uzun süre takma adla yazmak zorunda kaldı. Oscar kazandığı halde adı gizli tutuldu, ödülü başkasının adına verildi.
Topkapı filminin yönetmeni Jules Dassin, ülkesinden sürüldü.
★★★
1947’de Kongre’de ifade vermeyi reddeden Hollywood 10’lusu lakaplı 10 yazar ve yönetmen hapse tıkıldı.
Yazar Arthur Miller, “Cadı Kazanı” oyunuyla dönemi eleştirdi. Mahkemeye çıktı, pasaportu iptal edildi.
Atom bombasının mucidi Oppenheimer’ın güvenlik izni iptal edildiğinde nükleer silahlar riske girdi.
Naziler’den kaçıp ABD’ye sığınmış olan Albert Einstein açık açık uyardı: “Amerika bir polis devletine dönüşüyor.”
★★★
1954’te McCarthy, orduya yönelik saldırıları sonrası itibarsızlaştı. Ancak “birini fişleyip hayatını karartma kültürü” uzun yıllar sürdü. McCarthycilik bugün bile iftiraya dayalı siyasi linç anlamında kullanılan bir terim oldu.
Ve şimdi, 2025 Türkiye’sinde: Komünist yok ama ‘hain’ çok. AKP’ye yakın iş dünyasına boykot çağrısı yapan sanatçılar dizilerden atılıyor, reklamları kesiliyor, gözaltına alınıyor. Kulislerden çok karakollarda vakit geçiren bir sanat ortamı inşa ediliyor.
Arthur Miller bugün yaşasa ve Türkiye’yi görse “Cadı yok ama kazanın altı hep yanıyor” yazardı herhalde.
Sentetik İmamoğlu, dijital Özdağ
Daha önce Atatürk özelinde itiraz etmiştim. Yapay zekâ ile Atamız renklendiriliyor, reklamlarda oynatılıyor. Kimi zaman tonton bir dede, kimi zaman ‘Muhsin Bey’, kimi zaman borsa brokerı, kimi zaman plaza beyefendisi oluyor. Mimikleri, mizacıyla örtüşmüyor. Hollywoodvari bu Atatürk, tarihi gerçeklikle bağını koparmış plastik bir temsil hâline geliyor.
★★★
Son haftalarda Ekrem İmamoğlu ve Ümit Özdağ’ın yapay zekâ marifetiyle konuşturulmaları da bu plastikleşme riskinin yeni versiyonu. Adamlar zindanda; ama biz meydanlarda yapay kopyalarıyla haşır neşiriz. Tarihsel gerçekliğin yerini, örneğin koğuş avlusunda çay-bisküvi eşliğinde kitap okuyan bir Ümit Özdağ alıyor. “Oh, mis gibi ortam” der gibi. Oysa adam 6 kilo vermiş. Bu tür imajlar, yaşananın ağırlığını törpüleyip olan biteni kartpostal romantizmine dönüştürüyor.
★★★
Birçok kişi mitinglerde “konuşan” İmamoğlu’nu gerçek sanabilir. “Hapisten mesaj yollamış” diye düşünebilir. Hatta ileride seçmenleri manipüle etmek amacıyla kötü niyetli de kullanılabilir. Amaç ne olursa olsun, yapay zekâ görüntüsü, yaşanan çileyi yumuşatıp acıyı dijital efektle maskeleyen bir illüzyona dönüştürüyor. Gerçek yerine yapay bir figürün geçmesi, toplumun hafızasını da bulanıklaştırıyor. Bunu yapmayın! Gerçeklik, mahkûmun çilesiyle ölçülür; algoritmayla değil.