Yolda, bir partide, bir marketin kasasında, takside, her iki kişi bir araya gelişimizde…
Her zaman her yerde birbirimize aynı soruları soruyoruz.
“Nasılsın” sorusunun cevabı “Türkiye gibiyim” mesela.
Sonra sıralanan sorulara gelirsek…
“Ne olacak bu CHP’nin hali?”
“Ekrem İmamoğlu hapisten çıkabilecek mi?”
“Özgür Özel mi aday olur, Mansur Yavaş mı?”
“Benzin zammı nereye varır, altında, dolarda ne bekliyorsun?”
“Bu tarikatlar kime yakınmış?”
“Savaş bize sıçrar mı, üçüncü dünya savaşı çıkar mı?”
Daha sayarım…
Hiçbiri bizim yarattığımız sorunlar değil.
Siyaset bu ülkede hiçbir zaman çözümün merkezi olmadı, hep sorun yaratanı oldu.
“Kimi güvenilir buluyorsunuz” oylamasında en sonlarda yer aldı.
Kendi ikbalini düşünen, bunun için parti parti dolaşan, bagajı dolu siyasetçiler yüzünden iyi şeyler yapmaya çalışanlar konu bile olamadı.
Ne açlıktan bodur kalan çocuğu düşündü siyasetçi, ne de cinayete kurban giden kadını.
Aklına geldiyse de seçime birkaç ay kala hatırladı bu insanları…
Torunu çorba içsin diye böbreğini satılığa çıkaran kadın onun için ancak bir seçim çalışması oldu.
Siyaset bu ülkede hiçbir zaman adaletsizliğin, yoksulluğun, yoksunluğun çözümü değildi, hep sebebi oldu.
İşte bugün yukarıda saydığım sorular var ya, onlar da cevaplarını bildiğimiz sorular aslında.
Bizde ağız alışkanlığı olmuş, konuşmak olsun diye sorduklarımız.
Konuşacak bir şeyimiz de kalmayınca bu soruları sıralıyoruz.
Çünkü bir hayatımız yok. Gittiğimiz filmden, bir tiyatro oyunundan, kitaplardan, bir fikir üzerinde tartışmaktan çok uzağız.
O yüzden sosyal medyada birbirimize giriyor, linçliyor, zavallı tartışmaların aparatı oluyoruz.
Bilmeden ahkâm kesiyor, hüküm veriyoruz.
Tribünlerden ilgi görünce örneğin çok iyi bir siyaset bilimci için “uyduruk akademisyen” diyenler bile çıkabiliyor.
Bizler, siyasetin bizi hapsettiği tuşların arasından büyük büyük laflar edip rahatlıyorken kim bilir neler olup bitiyor.
Bir de bu açıdan düşünürsek, gözlerimi açarsak neler neler göreceğiz!