Ankara 360’ı, 400’ü, ittifakları ve oylamaları konuşuyor.
Ama memleketin başka yerlerinde hayat, çok daha ağır hesapların peşinde.
Nurettin Muganlı 71 yaşında hala şantiyede çalışıyordu.
Emekliydi.
Ama Türkiye’de artık emekli olmak, çalışmayı bırakabilmek anlamına gelmiyor.
Muganlı geçinebilmek için çalıştığı inşaatın 4. katından düştü. Hayatını kaybetti.
Onun ölümünün ardından yapılan eylemde 73 yaşındaki emekli öğretmen Mehmet Aras konuştu.
Haftanın dört günü küçük bir markette çalıştığını, buna rağmen çocuklarının da kendisine destek olduğunu anlattı.
Yaşadıkları düzeni tek cümleyle tarif etti:
Bir tür “kolektif dayanışma”.
***
Aslında bugün milyonlarca ailenin ayakta kalma biçimi tam da bu.
Bir evde üniversiteyi bitirmiş çocuk iş bulamıyor, emekli anne baba maaşından kısıp ona bakıyor.
Başka bir evde emekli anne baba geçinemiyor; bu kez çalışan çocuk kendi evinden, kendi çocuğundan, kendi geleceğinden kısıp annesine babasına yetişiyor.
Bir evde kira kardeşler arasında bölüşülüyor.
Bir başka evde market alışverişini çocuk yapıyor, faturayı baba ödüyor, kredi kartının asgarisini anne kapatıyor.
Adına dayanışma diyoruz.
Ama bu, gönüllü bir dayanışmadan çok mecburiyetin örgütlediği bir hayat biçimi.
Kodlarımızda saklı imece kültürü, artık yoksulluğun açtığı gedikleri kapatmaya çalışıyor.
İnsanlar yalnızca kendi hayatlarını değil, birbirlerinin hayatlarını da sırtlarında taşıyor.
***
Tam da böyle bir tabloda Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yanına bir anne yaklaşıyor.
Oğluna iş istiyor.
Aldığı cevap:
“Memlekette fabrika çok. Gençlerimiz çalışmak isterse iş var.”
Gerçek işsizlik rakamları almış başını giderken, her gün bir başka firma kepenk indirirken, fabrikalar ardı ardına kapanırken…
Tam da böyle geri çevirdi ekonominin dümenindeki isim bir anneyi.
Üstelik keşke mesele yalnızca “çalışmak istemek” olsaydı.
Çünkü bugün Türkiye’de sorun artık yalnızca işsizlik değil.
İş bulan da geçinemiyor. Emekli olan da…
Yoksullukta, geçinememekte, ayın sonunu getirememekte eşitlendi milyonlar.
Aileler birbirinin sosyal güvenlik kurumuna dönüştü.
44 milyondan fazla insanın yani her 3 yetişkinden 2’sinin bireysel kredi kullanıyor olması bu yüzden yalnızca bir bankacılık istatistiği değil.
Aile bütçelerinin maaşla kapanmadığının, hayatın borçla çevrildiğinin göstergesi.
***
Yıllarca kullandığımız “devlet baba” ifadesinin arkasında aslında basit bir beklenti vardı.
İnsan işsiz kaldığında, hastalandığında, yaşlandığında, çalışamaz hale geldiğinde yalnız bırakılmayacaktı.
Sosyal devlet bunun için vardı.
Bugünse tablo tersine dönmüş durumda.
Çocuk işsizse anne baba yetişiyor.
Anne baba yoksulsa çocuk koşuyor.
Kardeş kardeşe, kuşak kuşağa destek oluyor.
Herkes birbirinin eline bakıyor.
Türkiye’de imece büyüyor, sosyal devlet küçülüyor.
Aile içinde uzanan şefkat eli, kamunun doldurması gereken boşluğu kapatmaya çalışıyor.
Ama o elin de bir sınırı var.
Çünkü ailelerin artık birbirini taşıyacak takati de tükeniyor.
Bir noktadan sonra “kolektif dayanışma” dediğimiz şey, kolektif bir yorgunluğa dönüşüyor.
Belki de bu yüzden memleketin en büyük meselesi artık yalnızca ekonomi değil.
Siyasetin konuştuğu hayatla, insanların yaşadığı hayat arasındaki mesafe.
Ankara başka hesapların peşindeyken milyonlarca insan ayın sonunu kimin maaşıyla, kimin kredi kartıyla, kimin desteğiyle getireceğinin hesabını yapıyor.
Belki de asıl çöküş tam burada başlıyor.
Herkes birbirini tutuyor.
Ama kimse artık gerçekten ayakta değil.
Herkes birbirine, birbirinin eline bakıyor.
Peki o zaman soralım: Devlet kime bakıyor?