Yıl 1950. Türkiye, binlerce kilometre uzaktaki bir yarımadaya, Kore’ye asker gönderiyor. Dört yıl süren o kanlı savaşta 700’den fazla şehit verdik, iki binden fazla yaralımız, yüzlerce esirimiz oldu.
Ama orada bir şey bıraktık; Sevgi. Koreliler bizim askerlerimize “Hyeongje” dediler, yani kendi dillerinde “Kan Kardeşi.” O yıkıntının ortasında Türk askerinin yetim çocuklar için kurduğu Ankara Okulu, onlara yuva oldu.
Bizim Süleyman Astsubayımızın ölümden kurtarıp adını “Ayla” koyduğu o küçük kız çocuğu, aslında bu iki ülkenin kurduğu sarsılmaz bağın bir simgesiydi. Kore bizim için omuz omuza savaştığımız, hüzünlü ve asil bir geçmişti.
★★★
Peki bugün? Bugün çocuklarınıza bir bakın Kore onlar için ne ifade ediyor? Bangtan Boys (BTS), Blackpink gençlik grupları, Netflix’te izlenme rekorları kıran diziler, her köşe başında açılan Kore kozmetik mağazaları... Ve tabii ki teknoloji devleri Samsung ve LG.
Düşünsenize; 1950’de savaşla yerle bir olan, bizim kurtarmaya gittiğimiz o ülke, bugün nasıl oldu da bizim çocuklarımızın ne dinleyeceğine, ne izleyeceğine ve yüzüne hangi kremi süreceğine karar veren küresel bir kültür süper gücüne dönüştü?
Bu bir tesadüf değil. Karşımızda tarihin gördüğü en büyük, en planlı “kültürel intikam” hikayesi duruyor. Ve her şey, neredeyse batmak üzere oldukları o uğursuz yılla başladı; 1997’de.
★★★
1997 yılında Asya Finansal Krizi vurduğunda, Kore ekonomisi kelimenin tam anlamıyla yerle bir oldu. Ülke iflasın eşiğine geldi, halk elindeki altınları devlete bağışlayacak kadar büyük bir toplumsal travma yaşadı. O güne kadar Kore’yi ayakta tutan şey, ağır sanayi üretimi yapan Chaebol’ler, yani dev aile şirketleriydi. Gemi, araba, ağır makine ve elektronik üreten bu dev yapılar, küresel sermaye hareketleri karşısında bir gecede çaresiz kaldı.
İşte o krizde Koreliler acı bir gerçeği fark etti. Ağır sanayi, küresel sermaye dalgalanmalarına ve hammadde fiyatlarına karşı inanılmaz kırılgandı. Üstelik arkadan, daha düşük işçilik ücretiyle çalışan dev ekonomiler geliyordu.
1998 yılında koltuğa oturan Devlet Başkanı Kim Dae-jung ve kabinesi, radikal bir kararla sanayiyi çeşitlendirmek için önlerine yeni bir vizyon koydu. İki sektör seçtiler...
Biri Bilişim Teknolojileri (IT), diğeri ise dönemin sanayicilerinin “Deli misiniz siz?” dediği kültür endüstrisiydi. Devlet oturdu ve “Biz artık şarkı, film, dizi ihraç edeceğiz” dedi.
1999’da Kültür Endüstrisini Teşvik Kanunu çıkarıldı, ardından sektörü tek elden yönetecek Kore Yaratıcı İçerik Ajansı (KOCCA) kuruldu. Kültür Bakanlığı’nın bütçesi binde 5’ten devlet bütçesinin yüzde 1.4’üne yükseltildi. Bu parayla şirketlere devlet destekli risk sermayesi fonları kuruldu, devasa vergi indirimleri getirildi, yerli içerik kotaları uygulandı ve üniversitelerde harıl harıl “Kültür Endüstrisi” bölümleri açıldı. Kore’nin en parlak beyinleri, mühendis olmak için değil; dünya çapında yönetmen, yapımcı ve pop yıldızı olmak için eğitilmeye başlandı.
★★★
Aynı kriz yılında, yani 1997’de, eğitimde de sessiz bir devrim yapıldı. Küresel pazara hitap edebilmek için İngilizce eğitimi ilkokul 3. sınıftan itibaren zorunlu müfredat haline getirildi. Bugün Kore’de üniversiteye giriş sınavı olan zorunlu ve acımasız Suneung (CSAT) sisteminde İngilizce, en kritik ana omurgalardan biridir. Dil bilmek bir lüks değil, o sistemde işe girmenin ilk şartıdır. 1999 yılında hükümet düzeyinde “İngilizceyi ikinci resmi dil mi yapsak?” fikrinin tartışılması bile, dünyaya ne kadar entegre olmak istediklerinin bir kanıtıydı.
25 yılın sonunda ortaya çıkan tablo, o günkü planlamacıların bile rüyalarını aştı. 1998’de sadece 180 milyon dolar olan kültür ihracatı, 2022 yılında tam 13 milyar dolara ulaştı. K-Pop doğrudan 1 milyar dolar üretirken, K-Drama ve sinema sektörü milyarlarca dolarlık streaming yatırımlarını peşinden sürükledi.
Resmi olarak kültür kategorisinde sayılmayan K-Beauty (kozmetik) ise öyle bir rüzgâr yakaladı ki Kore, Almanya’yı geride bırakarak dünyanın en büyük 3. kozmetik ihracatçısı konumuna geldi.
★★★
Bu yolculukta dünyayı ele geçiren üç büyük kırılma anı yaşandı.
2012’de YouTube’da 1 milyar izlenmeyi geçen ilk video olan Gangnam Style; 2013-2022 arasında Kore ekonomisine tek başına 50 milyar dolar katkı sağlayan BTS müzik grubu ve 2020’de Oscar’da “En İyi Film” ödülünü alan ilk yabancı film olan Parasite ile arkasından gelen Squid Game çılgınlığı... Hatırlayalım; yapım maliyeti sadece 21 milyon dolar olan Squid Game, Netflix’e 1 milyar dolara yakın değer üretti. İşte endüstrinin gücü budur. 21 milyon dolardan, 1 milyar dolarlık katma değere...
Bugün bu Kore dalgası (Hallyu), sadece müzik veya film satmıyor; ülkeye yılda 17 milyondan fazla turist çekiyor. Gelenlerin yüzde 70’i dizilerden etkilenerek bu kararı alıyor. Dahası, dünyadaki bir insan Kore kültürü tükettikçe, cebine koyacağı telefon olarak da Samsung’u ya da evine alacağı televizyonda LG’yi seçiyor. Kültür, ağır sanayiyi de peşinden sürüklüyor.
★★★
Güney Kore, sanatçısını bir devlet stratejisi haline getirip dünyayı fethederken; biz kendi sanatçımızı adliye koridorlarında, nezarethanelerde, sansür kurullarında eritiyoruz.
Zihniyet haritamız tam bir tezatlar çölü. Bu ülkede bir pop yıldızı sahnede kurduğu tek bir cümle yüzünden apar topar hapse atılabiliyor. Sahnede abartının, ironinin ve taşlamanın şah damarı olan komedyenler “kuyu tipi” cezaevlerini boyluyor.
Baskı sadece sahneye değil, klibe, kıyafete, festivallere kadar uzanıyor. Kendi K-pop gruplarımıza “teşhircilik” davaları açıyor, klipleri RTÜK eliyle yasaklıyor, gençlerin nefes alacağı rock festivallerini uydurma gerekçelerle iptal ediyoruz.
Popüler kültürün en üretken isimlerini, uyuşturucu operasyonlarının kullanışlı birer halkla ilişkiler figürü haline getirip haber bültenlerine servis ediyoruz.
Kore bize 21. yüzyılın en büyük dersini veriyor. Bir ülke sadece tankla, fabrikayla, çiple büyümez. Şarkısıyla, filmiyle, dizisiyle, sahnedeki cesaretiyle ve en önemlisi sanatçısına tanıdığı özgürlük alanıyla büyür.
Sanatçısını cezalandıran, tek tipleştiren ve korkutan toplumlar kültürel bir çölleşmeye mahkumdur. Yaratıcı zekayı özgür bırakanlar ise dünyayı fetheder.