Türkiye ekonomisinin Osmanlı’dan beri süregelen zafiyeti, döviz talebinin döviz arzından büyük olmasıdır. Bu nedenle ortaya çıkan döviz açığını da yurt dışından yüksek hatta fahiş faizle döviz borcu alarak kaparız. Yıllık açıklar üst üste yığılarak sürekli şişen “dış borç stoku” yaratır. Bu “devalüasyon-enflasyon-yüksek faiz” sarmalını yaratan kök sebeptir. Dolayısıyla enflasyonu kalıcı olarak indirmek için öncelikle düzeltilmesi gereken “yapısal sakatlık” da budur. Hal böyle olmakla birlikte yapısal reformlar gerçekleşmeden işler düzelmez diyen iktisatçılar, daha ziyade siyasi ve hukuki reformlarla ilgilidir. Neyse. Gelelim işin aslına. Ben Osmanlı’nın döviz dengesini bilmem. Onu Şevket Pamuk Hoca’ya sorun. Ama TC’nin son 60 yılını bilirim. Hesap çok basit. Yurt içi yerleşiklerin yurt dışına çıkardıkları “kayıt dışı servet” ile “net altın ithalatı” toplamı Türkiye’nin “dış borç stoku”ndan büyüktür. Yani ülkemizin “cari işlemler açığı” yoktur. Ama milletin “döviz açığı” vardır. Sakatlık da buradan doğmaktadır. Önerim: Enflasyonu kalıcı olarak düşürmek için neye mal olursa olsun, “görünen” cari açık kapatılmalı hatta cari fazla verilmelidir. Bunun da tek yolu öncelikle mamul mal ihracatını artırmaktır.
İHRACAT UCUZ İŞÇİLİKLE ARTAR
Bu ara başlığı okuyan “yurdum iktisatçıları” derhal yüksek sesle itiraz edecektir. Ucuz işçilikle ihracatı artırma devri bitmiştir. İhracat geliri; dünyaca ünlü yerli markalı, yüksek katma değerli ileri teknoloji içeren mamulleri, yüksek fiyatla satarak artar diyeceklerdir. Yüzde yüz katılıyorum. Bundan böyle sanayiciler, tasarım ve üretimi yüksek teknoloji gerektiren mallar imal edecektir. Bu bir emirdir! Nokta. Edemeyenler ya oyundan çıkacak veya ücretlerin düşük olduğu ülkelere gidecektir. Soru: Yüksek teknolojili malların ihracat pazarlarında ülkeler ve firmalar arasında “fiyat rekabeti” yok mu? Mesela Çin, dünya elektrikli otomobil piyasasının hâkimi olurken “ucuz işçilik /düşük fiyat” avantajını kullanmadı mı? Çin, dolar cinsinden maliyetini düşürmek için ulusal parasını kasten değersiz düzeyde tutmadı mı? Bu yüzden ülkeler arasında “kur veya tarife savaşları” yaşanmıyor mu?
KATMA DEĞERİN YÜZDE SEKSENİ EMEKTİR
Firma değil ülke bazında, mamul maliyetinin kabaca %80’i emek, %7’si amortisman, %3’ü faiz, %10’nu kârdır. Döviz fiyatının baskılandığı bir ortamda ihracat fiyatlarının ne kadar arttığını ölçen YD-ÜFE (Yurt Dışı-Üretici Fiyat Endeksi) diye bir endeks var. Buna bakıp, ucuz döviz politikası üreticileri o kadar da zora sokmamıştır gibi bir anlam çıkarmaktan daha hatalı bir şey olamaz. Çünkü “fiyatı enflasyon kadar artan yerli girdi ile fiyatı döviz fiyatı kadar artan ithal girdinin ortalaması” cebirsel olarak enflasyondan küçük çıkar. Dış pazara satmak için mal üreten bir firmayı ihracatta rekabet edemez hale getiren şey, yerli girdi fiyatının döviz fiyatı artışının altında kalmasıdır. Yani sorun ülke çapında işgücü maliyetinin döviz cinsinden ne kadar yükseldiğidir. Bu noktada “emek maliyeti” (labor cost) ile “birim emek maliyeti” nin (unit labor cost) aynı şey olmadığına dikkat çekmek isterim. İtalya’da işçi yevmiyesi, Almanya’dan düşüktür. Ama Almanya’da beher ürünün maliyetine giren “emek maliyeti” İtalya’dan azdır. Bunun sebebi iki ülke arasındaki “emek verimliliği” (labor productivity) farkıdır. Ücretlerin yüksek olmasından yakınan sanayicilerle düşüklüğünden şikayetçi sendikalar “verimlik arttırarak” sorunu çözebilir.
SON SÖZ: İhracat fiyatlarını “Türkiye A.Ş.” belirler.