Michael Jackson’ın hayatının film olduğunu duyduğumda hissettiğim ilk duygu korkuydu. Bu sadece bir starın hayatına duyulan merak değil, aynı zamanda derin bir vicdani tereddüttü. Artık hayatta olmayan, hakkındaki iddialara yanıt verme şansı kalmamış bir adamın arkasından, asla emin olamayacağımız o ağır ithamların nasıl işleneceğini bilmemek beni korkuttu. Perdenin karşısına, bir efsanenin yüküyle ama daha çok bu etik ikilemin ağırlığıyla oturdum.
Film inanılmaz akıcı; yeğeni Jaafar Jackson resmen Michael’ın ruhunu giyinmiş. Perdede Jaafar’ı izlemiyorsunuz; omuz silkişinden bakışındaki o mahcup pırıltıya kadar amcasının bizzat kendisini görüyorsunuz. Michael’ın o "ulaşılamaz" denilen sahne büyüsünü ve kamera arkasındaki naifliğini öyle bir incelikle işlemiş ki, bu muhteşem oyunculuk performansı filmi sıradan bir biyografiden çıkarıp yaşayan bir efsaneye dönüştürüyor.
Hikâye, tam da babasının otoritesinden sıyrılıp kendi yolunu çizmeye başladığı o kırılma noktasında bitiyor. Belli ki Michael’ın kariyerine mal olan o karanlık dehlizler ve ağır taciz iddiaları, serinin devam filmine saklanmış. Ancak bu eksiklik, filmin ticari başarısına engel olmamış. 2009'da, 50 yaşında hayata veda eden Jackson'ın mirası bugün 3,5 milyar dolarlık devasa bir ekonomiye dönüştü. Vizyona girdiği ilk haftada 217 milyon dolar hasılat yapan "Michael"; Oppenheimer ve Bohemian Rhapsody gibi devleri geride bırakarak tüm zamanların en yüksek açılış yapan biyografi filmi oldu.
Öte yandan film, Michael’ın hayatını "sterilize etmekle" de suçlanıyor. Mirasçılarının kontrolünde hazırlanan bu senaryonun, süperstarı olumsuz gösterebilecek tüm keskin köşeleri törpülediği, eleştirmenlerin en çok üzerinde durduğu nokta.
Film sadece bir hayat hikayesi anlatmakla kalmıyor; Michael Jackson’ın ikonik konserlerini, dans koreografilerini ve stüdyo kayıt süreçlerini adeta yeniden yaşatıyor. "Popun Kralı"nın mükemmeliyetçi yapısını, hit şarkıların nasıl ortaya çıktığını ve sahne önündeki ışıltılı hayatın arkasındaki disiplini görmek oldukça etkileyiciydi. Ses sisteminin güçlü olduğu bir sinema salonunda, "Billie Jean"den "Thriller"a kadar uzanan geniş repertuvarı dinlemek, filmi bir konser deneyimine dönüştürüyor. Eğer Michael Jackson şarkılarıyla büyüdüyseniz, bu film size beklediğinizden fazlasını verecek.
Film boyunca şöhreti ve başarıyı çok genç yaşta yakalayan Michael’ın, bu ışıltılı dünyanın tam ortasındaki o sarsıcı yalnızlığını görüyoruz. Diğer insanlarla güçlü, sağlıklı ve yetişkin düzeyinde bağlar kuramadığına şahit oluyoruz. Bu durum aslında hepimize evrensel bir gerçeği fısıldıyor: Sağlıklı bir yetişkinlik dönemi için çocukluğun o kendine has coşkusunun ve "çocuk kalabilme" özgürlüğünün vaktinde yaşanması ne kadar hayatiymiş...
SARSICI BÖLÜM
Filmde beni en çok sarsan, Michael’ın omuzlarındaki o devasa yük oldu. Düşünün; gece yarısı yorgun argın işten dönen 8 yaşında bir çocuk var karşımızda. Sadece uyumak, dinlenmek isteyen küçücük bir beden... Babası ise "Yeterince iyi değilsiniz!" diyerek çocukları provaya zorluyor. Michael’ın yorgunlukla direndiği o anlarda yediği kemer darbeleri, ruhundaki o derin yaranın asıl kaynağını gösteriyor. Bu baskı o kadar derine işlemiş ki, koca bir dünya starı olduktan sonra bile uzun süre o otoriter çatının altından, aile evinden ayrılamıyor.
NEVERLAND EVRENİ
Michael’ın hayatındaki o sessiz yalnızlık her karesinde hissediliyor. Ne gerçek bir dostu var ne de derin bir gönül ilişkisi... Yaşıtlarıyla aynı dili konuşamayan bu içine kapalı ruh, çareyi çocukların ve hayvanların sıcaklığında arıyor.
Parayı bulup ünlenen bir starın ilk işi genellikle lüks arabalar satın almak olurken; Michael, bahçesinde zürafalar, lamalar ve şempanzelerle kendine bambaşka bir gezegen kuruyor. Gece yarısı çöken yalnızlığında içini atına döküyor, en büyük hayallerini önce ona anlatıyor. Kanser hastası çocukları hastanelerde ziyaret edip onlarla gülmesi ise aslında yarım kalmış kendi çocukluğunu iyileştirme çabasından başka bir şey değil. Çünkü insanlar ondan hep bir şeyler beklerken, çocuklar ve hayvanlar onu sadece "Michael" olduğu için seviyor.
ZİHNİMDEKİ SORU
Salondan ayrılırken zihnimde tek bir soru yankılanıyor: Joe Jackson nasıl bir babaydı?
Bir yanda Michael’ı zirveye taşıyan, dünya starlığına giden taşları tek tek döşeyen bir mimar; diğer yanda ise küçük bir çocuğun tüm duygusal ihtiyaçlarını kemerle ezen bir cellat... Michael’ın yetişkinliğinde kurduğu o masalsı Neverland dünyası, aslında babasının yıktığı o çocukluk enkazının üzerine inşa edilmiş bir sığınaktı belki de.