Necati Özkan Uzman müteaalası hakkında ilk kez konuştu!

Ekrem İmamoğlu’nun kampanya direktörlüğünü yürüten, 19 Mart’tan bu yana İBB davası ve “siyasal casusluk” suçlamaları kapsamında tutuklu bulunan Necati Özkan, Kandıra F Tipi Cezaevi’ndeki tek kişilik hücresinden Sözcü’nün sorularını yanıtladı. Özkan, hakkında hazırlanan “casusluk” iddianamesini sert sözlerle eleştirirken, “Devletin hangi gizli bilgisinin temin edildiği, kimden alındığı, kime verildiği ve hangi devlet lehine yapıldığı belli değil” dedi.

Hem casusluk iddiası hem de casusluk iddianamesi hakkında ne söylemek istersiniz, bu mesele nedir?

Ekim 2025 sonunda şapkadan çıkarılan casusluk meselesini anlamak kolay değil. İddianameyi okuyunca savcılığın da anlamadığı görülüyor. Devletin hangi gizli bilgisinin temin edildiği belli değil… Hangi gizli bilgiyi kim temin etti belli değil… Kime verdiği belli değil… Hangi devlet lehine “casusluk” eyleminin ifa edildiği belli değil… Ortada 15-20 İBB çalışanının e-mail’i ve şifresinin gezdiği söyleniyor, ama o e-maillerin bile kimin tarafından, nereden bulunduğu, kullanılıp kullanılmadığı belli değil… İddianamenin ne yaklaşımı doğru, ne parçaları tutarlı, ne de bütünü. Bir iddianamenin parçalarındaki tutarsızlık, bütününün toptan yanlışlığını da ispat eder. Özetle, tutarsız bir uydurma ve iftira metni bu.

HÜSEYİN GÜN İLE TANIŞMASI

Peki, olan ne? Şu: 23 Haziran 2019’da tekrarlanan İstanbul seçimlerinden 11-12 gün önce bir referansla Hüseyin Gün isimli bir şahıs benimle tanışmaya geliyor. Seçimden önce kendisiyle sadece bir kez görüşüyoruz. Yurtdışında teknoloji şirketi sahibi bir iş adamı. Bize güya destek olmak istiyor ama asıl amacı İBB’ye sosyal medya monitoring hizmeti satmak. Üç beş tane de mesaj atıyor. Hepsi bu. Seçimden tam bir ay sonra bir kez daha görüşmek için ısrar ediyor, görüşüyoruz. Bize hizmet satmak için sunum yapıyor ve tüm ilişkimiz 2019 Eylül başında bitiyor. O dönemde ben günde 150-200 kişiyle görüşüyorum, bu da onlardan biri. İşte, bir iş adamının hizmetini satmak için yaptığı bu görüşmeden talimatla “casusluk” davası çıkarılıyor. Birkaç haftalık sosyal bir ilişki casusluk suçlamasına tahvil ediliyor.

Nasıl? Bir sürü teknolojik kavram ve kelime kullanılarak kafaları karıştırmak, OSINT ve DARKWEB gibi kavramlarla sözüm ona müphem durumlar yaratarak… Ekim sonunda tutuklandığımızda, teknolojinin bilmediğim yol ve yöntemleriyle başıma hangi çoraplar örülüyor diye avukatlarımdan uzman mütalaası talep ettim. Avukatlarım mütalaayı mahkemeye sundular. Mütalaa incelendiğinde görüleceği üzere, Darkweb’e sızdırıldığı iddia edilen e-posta adresleri ve şifrelerin, Ekrem İmamoğlu’ndan önceki dönemde sızdırıldığı; bu olayın tarafımla herhangi bir ilgisinin bulunmadığı açıkça tespit edilmiştir. Mütalaa ile birlikte, hem mahkeme heyeti hem de tüm Türkiye kamuoyu, bu iddianamenin ne denli temelsiz ve çürük olduğunu görecek.

Ben ilk günden itibaren ne denli hakikat dışı olursa olsun bu suçlamayı çok ciddiye aldım, çok üzüldüm ve çok şaşırdım. Çünkü ben 10 yılını orduda geçirmiş, emekli bir muvazzaf subayım; varımı yoğumu bu büyük millete, Cumhuriyete ve devlete borçluyum. Benim bu memlekete ve bu devlete zarar verebilecek en küçük bir eylem içinde bulunabileceğimi iddia etmek hadsizliktir, hakarettir.

Yaptığım yegâne şey Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yönetmektir, bu işi de hakkıyla yapmaktır. Zaten o yüzden birilerinin gözüne battım, hedef oldum.

Bir Japon atasözü “göze batan çiviyi çekiçlerler” der. Başıma gelenlerin nedeni bu. Yoksa tüm bunları yapanlar benim ülkenin kanunlarını çiğnemediğimi de biliyorlar, beytülmala elimin değmediğini de biliyorlar. Yargılama aşamasında hakikatin ne olduğunu tüm millet öğrenecek zaten.

Son olarak şunu da belirteyim, 23 Haziran 2019 İstanbul seçim sonuçlarında en önemli etken ilk seçimin haksız yere iptal edilmesine gösterilen tepkidir. Milletin vicdanı, aynı zarftan çıkan 4 oy pusulasından sadece birinin, Ekrem İmamoğlu’na verilen oyun, geçersiz sayılmasını kabullenememiş, iktidarın milli iradeyi tanımayan tavrını cezalandırmıştır.  O seçimlerdeki tek manipülasyon, İmamoğlu’nun ilk seçimi hileyle kazandığı yalanına milleti inandırmak için devletin tüm imkanlarıyla yürütülen manipülasyondur ve tamamen ters tepmiştir.

İki seferdir “Hakikat Mektubu” yazıyorsunuz, bu mektuplarla neyi amaçlıyorsunuz?

Hakikat mektupları suçsuz bir vatandaşın adalet feryadıdır. 42 yıl boyunca, “Memleketini en çok seven işini en iyi yapandır” düsturuyla çalışan bir iletişimcinin çığlığıdır.

Fakir bir köylü çocuğu olarak başladığım hayatımda, zorluklar içinde büyüdüm. 13 yaşımda Askeri Lise’ye girdim, Kara Harp Okulu’nu bitirerek subay oldum. 1984’te ise 12 Eylül darbesini yapan generaller, içinde benim de olduğum 1.300’ü muvazzaf subay, 5.000 civarında askeri personeli yargı kararı olmadan ordudan attı. Yıllar sonra 2012 yılında hukuk içinde alınan bir kararla itibarım iade edildi; kıdemli albay rütbesiyle orduya göreve davet edildim. Ordunun düzenini bozmamak için göreve dönmeyi kabul etmedim ve aynı haklarla emekli olmayı tercih ettim. 42 yıldır reklam sektöründe çalışıyorum. Aldığım devlet terbiyesi gereği ben, hukuka, kanunlara inanır ve saygı duyarım. Ama gerek İBB davasında, gerekse “casusluk” davasında şahit olduğum keyfilik ve zulüm, beni vatandaşlık görevimi ve hakkımı kullanmaya zorladı. “Hakikat Mektupları”nı bu nedenle yazmaya karar verdim. Tüm siyasi parti genel başkanlarına, hükümet üyelerine, yüksek yargı organlarına, baro başkanlarına ve kimi medya mensuplarına bu mektupları göndererek, bugünün yargı sistemindeki keyfiliklere ve adaletsizliklere bir de ben dikkat çekmek ve şunu söylemek istiyorum:

Ceza kanunlarının amacı, vatandaşı suçlardan korumaktır, vatandaştan intikam almak değil! Ne yazık ki, profesyonel bir iletişimci olarak işimi kanunlar ve ahlak çerçevesinde yaparken, bugün her iki iddianamede de bana karşı da düşman hukuku uygulandığına şahit oluyorum. Hukuk devletinde yasalar sadece vatandaşı değil, yasa koyucuları da bağlar, uygulayıcıları da. Yasaları uygulamaktan bizzat sorumlu olan yargı mensupları yasaların amir hükümlerini görmezden geliyorsa… Hatta gizli soruşturma ve etkin pişmanlık uygulamalarının insanı iki yüzlü ve iftiracı yapan koşullarından yararlanarak keyfi zulme neden oluyorsa… Ben de maşeri vicdanda kendimi savunmak için “Hakikat Mektupları” göndererek tarihe sessizce not düşeyim istedim. Feryadım bunadır. Tutuklu kaldığım sürece “Hakikat Mektupları”nı göndermeye devam edeceğim.

“Fiil değil, fail yargılanıyor” derken neyi kastettiniz?

Roma İmparatorluğu’ndan beri ceza hukuku suça bakar, suçluya değil. Adaletin temsilcisi olan ve elinde terazi tutan o kadının gözlerinin bağlı olmasının nedeni budur. Savcıların ve yargıçların görevi, sadece eylemin işlenip işlenmediğini saptamaktan ibarettir. Bu nedenle ceza hukukunda eylemler varsayılmaz, kanıtlanır. Eylemden faile geçilir. Fail eylemi bizzat yapmış veya karışmışsa cezalandırılır. Yargı suçsuz vatandaşa eziyet etmez, etmemelidir.

Halbuki tüm bu süreçte ben en baştan Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yönettiğim için hedef seçilmiş ve mimlenmiştim. En başından beri, profesyonel işini yapan bir iletişimci olarak görülmediğimi anlıyorum. Benim 42 yıllık bireysel emeğim ve yeteneğimle çalışarak, üstelik İBB ve Beylikdüzü Belediyesi gibi kamu kuruluşlarının ihalelerinden uzak durarak iş yapan bir iş adamı olduğum görmezden gelinerek mal varlıklarıma el koyuldu. 19 Mart 2025 tarihinde de göz altına alındım. O gün bugündür, bu zihniyetle bana zulmediliyor. Üstelik de devletin elindeki tüm veriler benim suçsuz bir vatandaş olduğumu apaçık şekilde gösterirken.

Çünkü 2019 yerel seçimlerinden sonra iktidara yakın medya temsilcileri ve troller başta olmak üzere çeşitli çevreler beni hedef olarak belledi. Ne yazık ki, yasaları bağımsız şekilde uygulamak ve kanıta dayalı soruşturma yapmak zorunda olan yargı, masumiyet karinesi, insan onurunun ve itibarının korunması gibi en temel vatandaşlık hakları ile çelişen bir yol tercihi yaptı.Orantısız devlet gücüyle ‘vurun abalıya’ süreci başlatıldı. Verilen hukuksuz kararlarla sadece bedenimin değil, ruhumun ve itibarımın da prangalanmaya çalışıldığını söyleyebilirim.

Bir ülkede yasalar dejenere edilir ve keyfi biçimde uygulanırsa orada ne adalet, ne bereket, ne düzen ne de devlet kalır.

Toplumun yeterince bu davalara tepki verdiğini düşünüyor musunuz?

Süleyman Demirel’in “meseleleri mesele etmezseniz, ortada mesele kalmaz.” şeklinde muhteşem bir sözü var. Bu millet, her gün TV kanallarından, radyolardan, gazetelerden ve internetteki milyonlarca platformdan İBB davasıyla tutuklanan insanlar hakkında inanılmaz kötü hikayeler dinliyor. Müesses medya 7 gün 24 saat yolsuzluktan casusluğa, uyuşturucudan fuhuşa kadar her türlü melaneti yapmış bir ekip olarak göstermeye çalıştığı tutuklananlarla ilgili kötülük hikayelerini zihinlere boca ediyor. Buna rağmen bu millet 11 aydır meydanları doldurmaya devam ediyor. Yaz sıcağında güneşin altında, kışın yağmur, kar ve soğuk demeden bir millet bu büyük direnişi gösteriyorsa, meseleleri mesele etmiş demektir. Siz bir yandan yayınlanan araştırmalara bakın ama diğer yandan da büyük sürprizlere de hazır olun. Toplum siyasi tarihimizin en uzun süreli siyasi tepkisine sahip çıkıyor.

Öte yandan, ülkenin kurucusu olan bir kitle partisinin yapabileceği en yasal, en etkili ve en sürdürülebilir tepki olarak sayıları 90’a yaklaşan mitingleri çok başarılı buluyorum.

9 Mart öncesi kamuoyuna ne mesaj vermek istersiniz?

Ben bugün 66 yaşındayım. 330 gündür haksız yere, özgürlüklerimden mahrum şekilde Kandıra F Tipi cezaevinde hücrede tutuluyorum. Yoksullukla başlayan hayatımda, devlet okullarında okuyarak kurduğum aile şirketlerimle devlete oldukça yüksek vergiler ödemekteyiz. Ama kimin umurunda?

Benim başıma gelenler, bu ülkede herkesin başına gelebilir. Suçsuz ve günahsız şekilde tutuklanabilirsiniz, varlıklarınıza, atalarınızdan miras kalan değerlerinize el konabilir. Nitekim aynı şeyleri yaşayan pek çok insan var. Bugün ortalama her yıl 250-300 bin yetişmiş insanımız bu yüzden sessiz sedasız ülkeyi terk ediyor. Çünkü on milyonlarca insan bu dönemi tekinsiz bir alacakaranlık dönemi olarak görüyor.

Geçen hafta Kemal Tahir’in Esir Şehrin İnsanları romanını yıllar sonra bir kez daha okudum. Kitap, işgal altındaki İstanbul’da Milli Mücadeleye destek olan insanların başına gelen zulmü anlatır. Kuvayı Milliye hareketine destek olmak için gazete çıkarmaktan mahkûm edilmiş olan İhsan, mapushanede kendini ziyarete gelen karısını teselli etmek için şöyle der: “Bir kafese kapatılmış kuşla, bir odaya kapatılmış kuşun farkı yoktur.”

Aynen, İhsan’ın dediği gibi, 19 Mart’tan beri içeri kapatılmış olan sadece biz değiliz, tüm millet. Milletin özgür iradesi. Peki nasıl çıkacağız millet olarak bu dehşet çukurdan? Yine aynı kitapta Kemal Tahir bize o günlerden bir deyişle cevap veriyor: “Yevmin cedid, rızkın cedid!” Yani her yeni gün, yeni bir rızk demektir diyor. Bugün ülkedeki alacakaranlık dönemi ne denli zor görünürse görünsün her yeni günde umut vardır. Yaşayarak göreceğiz ki, bu büyük millet kendi iradesine ve kendi özgürlüğüne sahip çıkacak ve dünyaya bir kez daha ilham kaynağı olacak. Çünkü şahıslar fani, millet ve devlet, insanlık haslet ve değerleri bakidir.