Bir akşam üstü...
“Bir bölüm bakayım” diye açıyorsunuz.
Sonra bir tane daha.
Derken saat ilerliyor, gece oluyor ve bir bakmışsınız Bridgerton’ın ilk dört bölümü bitmiş.
Ama hikâye bitmemiş.
Netflix bu kez “hepsi bir arada” yapmamış. Dört bölüm şimdi, dört bölüm sonra.
Bekleyeceksiniz. Sinir bozucu mu? Evet. Tesadüf mü? Hiç değil.
Aslında bu kararın arkasında ne dizi estetiği ne de yaratıcı kaygı var. Mesele çok daha soğukkanlı...
Netflix bugün ‘bekletme’ işini hobi olsun diye yapmıyor. Şirket 2025 sonunda 325 milyon ücretli üyelik eşiğini aştığını açıklarken, her kararını iki şeye göre tartıyor. Gündemi uzatmak ve aboneliği uzatmak.
Ya da pazarlama diliyle izleyici psikolojisi ve abonelik matematiği...
★★★
Netflix uzun süre tek bir alışkanlık yarattı... “Hepsini ver, izleyici çöksün.”
Binge-watching kültürü böyle doğdu. Ama bir süre sonra şirket şunu fark etti ki insanlar diziyi bitiriyor ama platformu da aynı hızla terk ediyor. Bir hafta heyecan, sonra sessizlik.
Oysa Netflix’in ihtiyacı olan şey süreklilikti; tek seferlik patlama değil, uzayan bir bağ.
Burada devreye “dört bölüm” fikri giriyor. Çünkü dört bölüm, insan zihni için kritik bir eşik. Ne az ne çok. Bir akşamda bitebilecek kadar kısa ama “bir şey başardım” hissi verecek kadar uzun.
Çoğu bölüm 50-70 dakika aralığında geziniyor. Yaklaşık dört saatlik bir süre... Uzun bir film izlemek gibi. Psikolojik olarak tamamlanmış bir deneyim.
Bu çok önemli bir detay. Çünkü izleyici davranışları üzerine yapılan araştırmalar şunu söylüyor...
İnsanlar yarım bırakmaktan hoşlanmıyor ama erişilemez hedeflerden de kaçıyor. Sekiz bölümlük bir diziyi tek gecede bitirmek çoğu kişi için zor. Ama “ilk yarısını” bitirmek? İşte o mümkün. Ve mümkün olan hedefler, insanı ekrana bağlayan şeyler.
★★★
Netflix’in kendi kullanıcı verileri de bunu doğruluyor. Kullanıcıların büyük bölümü tek oturuşta iki ila altı bölüm izliyor. Yani dört bölüm, tam bu davranış aralığının ortasında duruyor. Bilinçli bir mühendislik.
Bir de işin “ilerleme hissi” kısmı var. Sekiz bölümlük bir dizinin dört bölümünü bitirdiğinizde, hikâyenin yarısını tamamlamış oluyorsunuz. Bu, zihinde ciddi bir tatmin yaratıyor. Bir kitabın ilk iki sayfasını okumakla ilk beş bölümünü bitirmek arasındaki fark gibi. Aynı hikâye ama algı bambaşka.
Ve işin kritik noktası burada başlıyor. Siz birinci kısmı bitirdiğiniz anda, diziyle bağınız kopmuyor. Aksine, yarım kalmış oluyor. Merak değil sadece; aynı zamanda bir “borç” hissi oluşuyor. “Başladım, bitirmeliyim.” İkinci kısım artık sadece bir seçenek değil, zihinsel bir zorunluluk.
★★★
Netflix ana sayfada sadece ‘ne var’ı değil; hangi satırda hangi dizinin görüneceğini, o satırda hangi başlıkların çıkacağını ve sıralamayı kişiye göre belirliyor.
Dizinin ikinci parçası yüklenince algoritmanın eline ikinci bir ‘yeniden öne çıkarma’ düğmesi daha verilmiş oluyor.
İşin ikinci ve daha stratejik boyutu ise gündem. Dijital çağda bir dizinin ömrü çok kısa.
Tüm sezonu aynı anda verdiğinizde, konuşulma süresi genellikle bir haftayı geçmiyor. Sosyal medya birkaç gün dolup taşıyor, sonra yeni bir şey geliyor ve eski dizi unutuluyor.
Oysa iki parça halinde yayınladığınızda tablo değişiyor. İlk dalga geliyor... Yorumlar, teoriler, eleştiriler, videolar. Tam bu dalga sönmeye başlarken ikinci kısım... Yeni manşetler, yeni tartışmalar, yeni etkileşim.
Yani tek bir diziden iki ayrı medya döngüsü çıkarıyorsunuz. Görünürlük iki katına çıkıyor.
★★★
Ve elbette asıl mesele abonelik.
Bir diziyi tek ayda bitirirseniz, iptal etme ihtimaliniz yüksek. Ama “devamı gelecek” duygusu varsa? O iptal butonu erteleniyor. Bir ay daha. Belki iki.
Netflix şunu çok iyi biliyor. Kimse finali görmeden platformdan ayrılmak istemez.
Sonuç olarak evet, beklemek sinir bozucu.
Evet, “neden eskisi gibi vermiyorsunuz” diye söyleniyoruz.
Ama sistem çalışıyor.
Ve dürüst olalım...
İkinci dört bölümü yine izleyeceğiz.