GAZETECİ arkadaşımız Yavuz Alatan, 30 yıllığına ihalesi yapılacak “2 köprü 12 otoyol ve çevreyolunun” özelleştirmesiyle ilgili bir haber yapmış. Habere göre Gebze-İzmir otoyolu ile Avrasya Tüneli’nde bakım, işletme ve operasyonel işlemleri yürüten Fransız EGIS firması bu ihaleyi de takibe almış. Yani teklif vermek için hazırlık yapıyormuş. Ayrıca Fransız Meridiam ile birlikte İspanya, Güney Kore ve Çin merkezli bazı konsorsiyum ve firmalar da bu işe girmek üzere bilgi topluyormuş. Yerlilerden Limak, IC İçtaş, Kanyon, Cengiz Holding ve Makyol da ihale için ön hazırlıklara başlamışlar. Olayın en ilginç bölümü OYAK’ın (Ordu Yardımlaşma Kurumu) bu ihaleye girme niyetini açıklamasıdır. İzninizle bu bilgiyi tekrar anlatayım: Halen bu 2 köprü ile 12 otoyol ve çevreyolunun bakım, onarım ve operasyonel işlerini T.C. Karayolları Genel Müdürlüğü yürütüyor. Eğer ihaleyi kazanırsa bunu OYAK üstlenecek. İlke olarak özelleştirmelere karşı olduğunu sandığım Yeni Parti Adana Milletvekili Orhan Sümer ise bu özelleştirme hakkında şöyle konuşmuş: “Bu eserler altın yumurtlayan tavuktur, kesmeyin. İhaleyi kazanacak firmanın yapacağı ilk iş geçiş ücretlerine zam yapmak olacaktır.” Ben de diyorum ki; inşallah ihaleyi OYAK kazanır, o da geçiş ücretlerinde indirim yapar. (Saçmalıyorum tabii.)
ÖZELLEŞTİRME
1960-70 arasında işçi sendikalarının uzlaşmaz tutumu yüzünden gelişmiş ülkelerde bile enflasyon aşırı yükselmişti. Türkiye’de de 1979’daki uygulanan fiyat narhları kaldırılınca ertesi yıl enflasyon %106 olarak ölçülmüştü. 1980’lerde bu kötüye gidişi tersine çevirmek için tüm dünyada neoliberal iktisat moda oldu. Bu yeni politikanın üç ayağı vardı: 1. Özelleştirme, 2. Serbestleştirme, 3. Fiyat istikrarını sağlama. Türkiye de özelleştirmeyle o zaman tanıştı. Bu özelleştirmelerin dört amacı vardı:
- Devletin küçültülmesi,
- Kamu borçlarının azaltılması,
- Verimliliğin artırılması,
- Piyasa fiyatının oluşmasını sağlayacak rekabet ortamının yaratılması.
BİZE PARA LAZIM, PARA
Pek tabii yapılan özelleştirmeler her ülkede aynı sonuçları vermedi. Çünkü siyasi iktidarların, farklı hatta yukarıda yer alan amaçlarla çelişen gayeleri vardı. Mesela “dış borcu azaltmak” AKP’nin ne pahasına olursa olsun eser bırakma amacına ters düşmekteydi. Nitekim AKP, yatırım için para lâzım, bunun için dış borç almaktan korkmayalım, alabildiğimiz kadar borç alalım fikrindedir. Ancak kamunun dış borcunun yüksek olması “ülke reytingi düşürdüğü” için, çareyi özel sektör üzerinden dış borç almakta buldular. Nitekim yaptıkları özelleştirme ihalelerinin hepsi “devlet garantisiyle özel sektöre dış borç aldırma” amacına hizmet etmiştir.
BİR DEĞİL İKİ İHALE
Bu yüzden bizim özelleştirme ihalelerini en düşük değil en yüksek fiyatı veren müteahhit kazanıyor. Tam bir oksimoron. Ama değil, çünkü bunlar “işletme değil finansman” ihaleleridir. Benim bir önerim var: İhaleler ikiye bölünsün. Birincisinde “bakım, onarım ve işletme” hizmetleri satın alınsın. En düşük fiyatı veren yüklenici ihaleyi kazansın. İkincisi de “30 yıllık gelirleri peşin fiyatına kırdırma” ihalesi olsun. En yüksek peşin parayı veren “finansör” ihaleyi alsın. Geçiş fiyatlarını tespit hakkı da devlette kalsın. Böylece her iki ihale de işin ehline gitmiş olur. Üstelik halk da zammı kimin yaptığını öğrenir.
SON SÖZ: Saydamlık dışarı çıkınca, yolsuzluk içeri girer.