BARIŞTA geçerli olan hukuk, savaşta geçerliliğini yitirir. Burada geçen “hukuk” sözcüğü; kanunların, içtihadın, adaletin, hakkaniyetin, örfün ve vicdanın ifade ettiği her şeyi kapsar. Bu önermeyi somut örneklerle açıklayayım: Barış ortamında kime karşı olursa olsun, öldürmek, yalan söylemek, kandırmak ve malına çökmek hukuka aykırıdır. Savaşta ise düşmana karşı olması şartıyla aynı fiiller hukuka aykırı değildir. Hatta yalan haber yaymak, düşman üniforması giyerek keşfe çıkmak ya da kütükleri sahra topu gibi gösterip mevzilere yerleştirmek gibi kandırmacalar, savaşın kazanılmasına katkı sağladığı için takdir toplayan eylemlerdir. Aslında bir savaş oyunu olan futbolda da gole giden hücum oyuncusunun rakip savunma oyuncularını kıvrak hareketler ve çalımlarla şaşırtarak geçmesi, üstelik sağ ayağıyla vuracakmış gibi yapıp topa soluyla dokunarak kaleciyi ters köşeye yatırması taraftarları büyüler. Asla gayri hukuki kabul edilmez. Sözünde durmamak, barışta bir hukuk ihlalidir. Savaşta esir düşmüş askerin biraz rahat etmek için esir kampı komutanına “kaçmayacağım” diye söz verip ilk fırsatta kaçması sözünde durmamak değil, tam aksine askerin yeminine sadık kalmasıdır.
DAR-ÜL İSLAM (SELAMET ÜLKESİ)
İslam, habis (zararlı) değil “selim” (zararsız) olmaktır. Hatta yararlı olmaktır. “İnsanın hayırlısı, insana hayrı dokunandır”. Bu nedenle İslam barış anlamına da gelir. Savaş (bakınız: harp, tahrip, muhrip) ise amacı ne olursa olsun, insanların birbirinin canına ve malına zarar verme eylemlerinin tümüdür. Her savaşın milli/dini/siyasi bir amacı vardır. Bu amaçlar dıştan bakılınca farklı görünse de son tahlilde hepsi iktisadidir: Gaye; daha az yorularak daha rahat yaşamaktır. Bu da ancak karşısında yenince sömürülecek bir “düşman” (rakip/hasım) varsa olur. Dolayısıyla “hayat mücadelesi” denen süreç düşman yaratmakla başlar. Önce “ben ve o” daha sonra “biz ve onlar” oluşur. Bu yüzden insanlık kalubeladan beri “dar-ül harp” içindedir. Dar-ül İslam’ın İslam’la ilgisi yoktur. Bunun en somut kanıtı özellikle Müslümanların İslam ülkelerinden kaçıp selameti Hristiyan ülkelerde aramalarıdır.
SİVİLİZASYON-MEDENİLEŞME
Dar-ül harp, “eşyanın zoruyla” (with the force of the things) oluşmuştur. Yani doğaldır. Bunun böyle olması, bu halin asla iyileşmeyeceği anlamına gelmez. Çare medenileşmektir. Medenileşme yani sivilizasyon, kanun hakimiyeti kentleşme, yurttaşlık haklarının güvenceye alınması, örgütlü toplum ve demokrasi demektir. İşin ilginci medeniyetin “sivilleşme” yani militarizmden uzaklaşmayı da çağrıştırmasıdır. Medeniyetin çekici gücü bilimsel ve teknolojik gelişmeler olmuştur. Türkiye’nin bu bakımdan kötüye gittiği söylenemez. Ama iyiye de gitmiyor. Çünkü toplumumuz “dar-ül-harp” psikozundan bırakın çıkmayı uzaklaşamıyor bile. Hasmını yıpratmak için yapılan adaletsizliği, yalancılığı, hatta hırsızlığı mubah görüyor. İnşallah Batı’ya daha fazla açılarak daha çok teknoloji üreterek sivilize olacağız.
SON SÖZ: Medeniyet herkese lazımdır.
Süleyman Saim Tekcan
Atölyesinde uzun saatler geçirdiğim altmış dört yıllık arkadaşım, ressam ve heykeltıraş Süleyman Saim Tekcan, benim taktığım adla “Muhteşem Süleyman”, ufukta gözden kayboldu. Benden bir parça daha koptu. Enikonu yakışıklıydı; filmlerde bile oynadı. Meslek hayatına resim öğretmeni olarak başladı, MSÜ’de profesörlüğe yükseldi. Güzel sanatlar eğitimi veren bir lisenin kuruluşunda yer aldı ve iki fakültenin kurucu dekanlığını yaptı. “Özgün baskı” tekniğinin büyük ustasıydı; “yaş üstüne yaş” boyama tekniğini geliştirdi. Sanatçılığının yanı sıra başarılı bir girişimci olan S. Saim, imkânları kısıtlı sanatçılara yaşama ve çalışma ortamı sağlardı. Türkiye’nin tek özgün baskı müzesi İMOGA’yı (İstanbul Museum of Graphic Arts) sıfırdan kurdu. 2022’de Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü aldı. Eşi Emel’e kızları Elvan ve Eda’ya baş sağlığı dilerim.