Takviye çılgınlığı ve karaciğer

Bugün pazar. Muhtemelen bu yazıyı elinizde sabah kahvenizle, belki de pazar kahvaltısının hemen ardından okuyorsunuz.

O zaman pazar rehavetini bozmayacak ama hepimizi çok yakından ilgilendiren, evlerimizin tam göbeğine kadar sızmış sessiz bir konuyu masaya yatıralım.

Şöyle bir arkanıza yaslanın ve evinizdeki ecza dolabını, mutfak tezgahını düşünün. Ne var orada? D vitamini, C vitamini, magnezyum, omega-3, kolajen, probiyotik... Belki biraz daha “trend” olanlar: Zerdeçal hapları, ashwagandha kapsülleri, yeşil çay ekstreleri, kırmızı pirinç mayaları...

Sabah kalkıyoruz; daha kahve demlenmeden, gıda gevşekliğiyle bir avuç kapsülü yutuyoruz. Öğlen başka, akşam başka. Sonra sosyal medyayı açıyoruz, karşımıza bir video düşüyor: “Bunu iç, karaciğerini temizle.” Bir başkası: “Bu bitki stresi sıfırlıyor.”

Peki, soruyorum size:
Bütün bunlar gerçekten masum mu?

★★★

Cevap kısa ve net! Hayır, değil.

Eksiklik varsa, doğru doz ayarlanmışsa ve en önemlisi hekim kontrolü altındaysa takviyeler elbette yararlıdır. Ancak sorun takviyenin kendisi değil; bizim kontrolsüz kullanım çılgınlığımız. Üzerinde “doğal” yazan her şeyi tamamen zararsız sanıyoruz.

Vücudumuzun içindeki o iki sessiz işçiyi çok hafife alıyoruz.

Karaciğer sadece bir organ değil; vücudun sınır kapısıdır. Bağırsaklardan emilen her şey, yediğimiz yemek de yuttuğumuz o havalı kapsüller de önce onun masasına gelir. Kalbin pompaladığı kanın dörtte biri bu organa uğrar. Karaciğer gün boyu sorar: “Bunu kullanacak mıyız, parçalayacak mıyız, yoksa zararsız hale mi getireceğiz?”

Böbrekler ise günde 140 litre kan süzüp milim milim asit, mineral ve tuz dengesi ayarlayan bir canlı laboratuvardır.

Biz bu hassas sisteme her gün gereğinden fazla kapsül, toz ve bitkisel öz yüklediğimizde organlar isyan ediyor. Karaciğerdeki trafik, İstanbul trafiğinden daha yoğun hale geliyor. Tek fark; orada korna sesi yok. Şalterler tamamen atana kadar hiçbir şey duymazsınız.

Peki tıp dünyasının alarm verdiği o “masum” kutularda ne yazıyor? Gelin tek tek açalım.

★★★

Yeşil çay ekstresi. Sabah içtiğiniz bir fincan yeşil çay şifadır. Ancak zayıflama veya yağ yakma vaadiyle satılan kapsüllerdeki yeşil çay özü, o çayın etken maddesinin yüz kat yoğunlaştırılmış halidir. Hele aç karnına ve ağır diyetlerle alındığında, karaciğerde doğrudan yangın çıkarabilir; akut hepatit tablosuyla hastaneye kaldırılan onlarca vaka var literatürde.

Zerdeçal ve kurkumin. Mutfaktaki baharat formu baş tacıdır. Ama kapsül haline gelmiş yüksek doz kurkumin, hele emilimi artsın diye içine karabiber özü (piperin) eklenmişse vücudu aşırı yüke maruz bırakır. Kişi gözlerinde sararma, kaşıntı ve halsizlikle doktora gider ama suçlunun zerdeçal olduğuna inanmaz. Çünkü zihninde o hâlâ annesinin mutfağındaki zararsız baharattır.

Ashwagandha. Sosyal medyanın yeni gözdesi. “Stres savar” diye pazarlanıyor, kutusuna bakınca insan papatya çayı içecekmiş gibi hissediyor. Oysa tıp literatürü, ashwagandha yüzünden safra akışı bozulan, vücudu safra tuzlarıyla kaplanıp şiddetli kaşıntı ve sarılık çeken hastalarla dolu. Stresi azaltalım derken karaciğeri ölümcül bir strese sokuyoruz.

Kırmızı pirinç mayası. İlaç kullanmak istemeyenlerin “doğal kolesterol düşürücü” sığınağı. Biyoloji romantik sloganlarla çalışmaz dostlar. Bu mayanın içindeki madde, reçeteli kolesterol ilaçlarının (statinlerin) kimyasal ikizidir. İlaç almıyorum derken kas yıkımı ve karaciğer enzim fırlaması riskiyle karşı karşıya kalırsınız. Sektörün denetimsiz gri alanları ise bambaşka bir kabus. “Tamamen bitkisel” denilen pek çok zayıflama çayının veya metabolizma hapının içine, hızlı kilo verdirmek için dünyada yasaklanmış “sibutramin” gibi kaçak kimyasalların gizlice katıldığı (kimyasal tağşiş) laboratuvarlarda defalarca kanıtlandı. Şifa ararken kaçak kimyasallarla zehirleniyoruz.

★★★

Peki ya vitaminler? “Vitamindir, fazlası idrarla atılır” miti de tamamen yanlış. A ve D vitaminleri yağda çözünür, vücutta birikir. Ölçümsüz alınan yüksek doz D vitamini kanda kalsiyum patlaması yaratarak böbrek taşı fabrikası gibi çalışır, böbreği iflasa sürükler. A vitamini karaciğeri zehirler, saçları döker. En masum sandığımız C vitamini bile yüksek dozda oksalata dönüşerek böbrek taşı riskini katlar. Portakal yemek başka, gram gram izole C vitamini yutmak başkadır.

Eksiklik yokken alınan demir karaciğer için toksiktir. Aylarca bağışıklık için yüksek doz çinko yutmak vücuttaki bakırı sıfırlar, sizi kansız bırakır. Son dönemin gençlik iksiri kolajen ise kronik böbrek hastalarında süzme kapasitesini zorlayan ağır bir protein yüküdür. Kolajen tozu içip aynı anda sigara içiyorsanız, şekerli beslenip uykusuz kalıyorsanız, o pahalı tozdan mucize beklemeyin.

Tıp dünyasında “Kokteyl Etkisi” denilen bir gerçek var. Karaciğer tek bir maddeyle baş edebilir ama sabah akşam yutulan 5-6 farklı yoğunlaştırılmış yabancı madde aynı anda geldiğinde ne yapacağını şaşırır.

Özetle; takviye kötü değildir, kontrolsüz takviye risklidir. Karaciğer ve böbrek erken dönemde bağırmaz. İlk uyarıyı kan tahlili verir.

Eğer düzenli takviye kullanıyorsanız, kendinize şu soruyu sorun: En son ne zaman bir kan tahlili yaptırıp ALT, AST, bilirubin veya böbrek için kreatinin ve eGFR değerlerime baktırdım? Göz akında sararma, koyu renk idrar, sağ üst karın ağrısı veya bacaklarda şişme gibi ilk işaret fişeklerini asla geçiştirmeyin.

Vücudunuz eksik olanı tamamlamanızı sever; ancak fazla olanla savaşmak zorunda kalır.

Kendinizi modern dünyanın bu hızlı tüketim çılgınlığına kurban etmeyin. Vitaminleri kutulardan değil, mutfaktan; gerçek gıdalardan alın.

Haftaya pazar sağlıkta yeniden görüşmek üzere.

Yazarın Diğer Yazıları