BİR haftadır Nakşibendiliğin bir kolu olan Süleymanlılar (Süleymancılar) tarikatı veya topluluğu hakkında yürütülen operasyonunun amaç ve kapsamını anlamaya çalışıyorum. Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Burada kesinlikle dini bir görüşe, dini bir cemaate ya da sivil toplum kuruluşlarına karşı bir operasyon yok. Bu, tamamen mali yapılanmaya yönelik bir operasyon” dur diyor. Operasyonu başlatan Başsavcılıktan geçen perşembe yapılan açıklamada ise şüpheliler ve ilişkili şirketler hakkında hazırlanan MASAK raporuna dikkat çekiliyor. Bu rapordaki tespitle başlatılan soruşturmada şüphelilere, “kara para aklama”, “dolandırıcılık” ve “vergi usul kanununa muhalefet” suçlamaları yöneltiliyor. Haberlerde de Süleymancıların mal varlıkları sıralanıyor kasalarda çıkan altınlar sergileniyor. Buna itirazım var. Her bireyin (tarikat mensubu veya değil), her şirketin, her derneğin veya her vakfın (iktisadi işletmeleri vasıtasıyla) yasalara uygun şekilde para kazanma veya toplama özgürlüğü vardır. Elde ettiği paralarla altın, hisse senedi, tahvil gibi taşınır veya bina, arsa gibi taşınmaz mülk edinebilir. Para, mal ve mülk sahibi olmak bizatihi suç değildir. Sorun bunun nasıl elde edildiğidir. Eğer başkalarının hasetini çekecek büyüklükte servet sahibi olmak suçluluk karinesiyse, başta vergi rekortmenleri listesinde adı bulunanlar olmak üzere yüzbinlerce kişi hakkında soruşturma açılması gerekir. Bulsun diye görevlendirilecek vergi denetçileri de bunların yüzde 99’unda ceza kesecek bir usul hatası da mutlaka bulur.
TARİKAT
Tarikat, yol anlamına gelen tarik sözcüğünün çoğuludur. Hizip de yol demektir. İddia edildiğinin aksine kutsal kitaplar, kişinin tek başına ayetleri okuyup kendine bir hayat tarzı inşa edebileceği netlikte yazılmış “düzenli ve öğretici” metinler değildir. Bunlar şifreli kitaplarıdır. Ayetler nazil olma öncesi geçen olaylarla ilişkilendirilip yorumlanmaya muhtaçtır. Mutlaka bir bilenle birlikte okunmalıdır. Tarikat denen cemiyetler bu sebeple bir bilenin adını taşır. Tarikatın psikolojik ve sosyoekonomik “varlık nedeni” (raison d’etre) bireyin “dayanışma ve aidiyet” ihtiyacının tatminidir. Birey hatta aile veya akraba kümeleri bile “bütün millet” içinde çok küçük kalır. Bu “kalabalık içinde yalnızlık” onun beyninde aç ve açıkta kalma ve soyunu sürdürememe korkusu yaratır. Canlıların üç temel içgüdüsü 1. İaşe yani beslenme, 2. İbate yani barınma, 3. Tenasül yani neslini sürdürmedir. Bir tarikata katılan birey, topluluğun diğer üyeleriyle dayanışarak aç ve açıkta alma korkusunu daha kolay yener. Soyunu sürdürecek ve kendisiyle uyum içinde yaşayacak bir eşi daha kolay bulur.
EKONOMİNİN BAŞ BELASI: SUB-OPTİMİZATİON
Ülke ekonomilerinin optimizasyonu temelde 1. Milli Gelirin yüksek oranda büyümesi, 2. Milli Gelirin adil bölüşülmesi kıstaslarına göre değerlendirilir. Talî hedefler olan 1. Fiyat istikrarı, 2. Düşük işsizlik, 3. İç ve dış denge (bütçe açığı ve cari açık verilmemesi) ilk iki temel amaca hizmet ettiği nispette makbuldür. Ülke ekonomisinin bir bütün olarak optimize edilememesinin önemli bir nedeni “sub-optimization”dır. “Sub optimization” teriminin Türkçe karşılığı “parçalı eniyileme” veya “alt optimizasyon” dur. Bir sistemin (ülkenin, kurumun veya şirketin) bütünü yerine sadece bir veya birkaç alt biriminin en iyileştirilmeye çalışılması yüzünden sistemin bütününün “en iyiye” ulaşamaması “sub-optimazasyon”dur. Eğer bir millet “tarikatlara, kavimlere, çıkar gruplarına” ayrışmışsa, bunun iki büyük sakıncası vardır. 1. Din veya ideoloji, bilimin yerine iktisada “mürşit” olur. 2. En çok kişiye uzun vadede en yüksek refahı sağlayan bireysel davranışlar yasası olan “ahlak” temelinden sarsılır. Bu yüzden Milli Gelir değil tarikat veya çıkar gruplarının gelirleri büyür. Bu da hem milli gelir artışını azaltır hem de dağılımını gayri adil hale getirir.
SON SÖZ: Tarikattan büyük millet var.