Prof. Salih Yıldırım, yalnız günümüzde değil, geçmişte de PKK’nın silahlarını bırakması, terörün durması için çaba gösteren bir bilim insanı. Milletvekilliği, bakanlık yaptı. 2003-2005 yıllarında Celal Doğan, Tarhan Erdem’le birlikte silahları susturmak için uğraştı. 2017’de, 10 kişilik bir akil insanlar grubu, sorunu çözmek için 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü de bu çalışmaların içinde olmaya ikna etti. Ancak, Ankara Merasim Sokak’ta PKK’nın bombalı eylemi her şeyi bitirdi. Çabalar yarım kaldı.
MHP lideri Devlet Bahçeli’nin açıklamalarından sonra yeni bir süreç başladı. 83 yaşındaki Salih Yıldırım, hemen her siyasi parti lideriyle görüştü. Terörün ülkemiz ve dünyadaki boyutlarını aktardı. Şırnaklı Yıldırım, sorularımızı şöyle yanıtladı:
SORUNLU HALE GELDİ
“Yaklaşık 2 yıldır gündemde olan Türk-Kürt kardeşliği temelindeki bir yaşamla alakalı sorunun, geldiğimiz noktada sıkıntılı olduğu, yol kazalarına maruz kaldığı gibi bir görüntü ortaya çıktı. Bu işin ‘çok kolay çözümlenebileceği’ şartıyla başlayan süreç, kurgudaki hesaplanmayan faktörlerin devreye girmesiyle sorunlu hale geldi. Başlangıçtaki uzlaşıda örgüt silah bırakıp kendini feshedecek; daha sonra da devlet bunların ekonomik, sosyal entegrasyonu, kardeşlik hukuku ile alakalı sorunları çözecekti. Bu işin olabilmesi için her iki tarafın güven sorununu çözmeleri gerekiyor. Gelinen noktada güven sorunu yaşanıyor.
ATILACAK ADIMLAR VAR
Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devlettir. Kompleks yapmaz, kapris yapmaz. Bir tek şehidimiz, yetimimiz olmaması, bir tek ananın ağlamaması için yapılması gerekenler, normal zamanlarda olmasından çok daha fazlası yapılmalı. Bu insanları sisteme dahil etmeden, güvence vermeden, onların ne olacaklarını bilmeden gelmelerini istemek ne denli doğru bilemiyorum. Bunun da olabilirliği zaten tartışıma götürür. Şimdi kısa, orta vadede uzlaşılmayacak gibi görünüyor.
Şimdi örgütün de devletin de atması gerekli adımlar var. Örgütün sembolik olarak silah bıraktığı noktadan ileriye gidip, tüm mensuplarının silahlarının bırakıldığını tespit etmesi gerekiyor.
‘Terörsüz Türkiye’ mutabakat metninde örgütün izlenmesi ve kontrolüyle ilgili hükümler var. Bundan doğal bir şey olamaz. Ama örgütün ısrarla söylediği de silah bırakanların geleceğinin ne olacağı. Devletin hukuki, ekonomik, sosyal konularla ilgili kısa, orta ve uzun vadede atacağı adımları bir yol haritasına dökmesi gerekiyor.
Önemli olan devletin birliği, bütünlüğü, hukuk devleti, sosyal refah toplumu, toplumlararası barış konusunda tam bir mutabakat var.
YÜZDE 89’UNUN DEVLETLE SORUNU YOK
Örgütün çok sorun yarattığı, ikili otoriterlerin görüldüğü dönemde bile, o coğrafyada geniş kapsamlı yapılan kamuoyu araştırmalarında, Kürt vatandaşlarımızın yüzde 89’u ‘Benim devletimle, misak-ı mili sınırlarımla, moral değerlerimizle sorunum yok’ diyor. Bu halk kendisini, devletin ikinci sınıf vatandaşı olarak görüyorsa, bu sorunu çözmek yine devlete düşer.”
Prof. Yıldırım’a, “Siz de Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyet vatandaşısınız. İki dönem milletvekilliği, iki dönem bakanlık yaptınız. Nasıl ikinci sınıf oluyorsunuz?” dedim Yanıtı şöyle oldu:
“Benim durumum istisna. Ben Şırnak’ın ilk doktoru, ilk profesörüyüm. Herkesi bana endekslemeyin. Vatandaşlarımız insanca yaşam standardı istiyor. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımıyla ilgili engellerin kaldırılmasını talep ediyor. Onlar da kendilerini birinci sınıf vatandaş olarak hissetmek istiyor. Bunu kanunlara yazmak işin karşılığı değil. Eğer Kürtler ‘Böyle bir sorunumuz, sıkıntımız var’ diyorsa bunu ortadan kaldırmak da devletin ve ilgili kurumlarının görevidir.”
KOŞULLAR BUNA UYGUN DEĞİL
Örgütün talepleri arasında “Kürtçe eğitim verilmesi” de bulunuyor. Kürt kökenli bilim insanı, siyasetçi Salih Yıldırım bunu şöyle yorumladı: “Eğer ‘Kürtçe resmi dil olsun’ diyorlarsa, Türkiye’nin koşullarının bu işe uygun olduğunu düşünmüyorum. Onlara neden bu işin doğru olmadığını, ne olması gerektiğini anlatmak hepimizin, devletin görevidir.
Kürt halkından, Türkiye’nin koşullarına uygun olmayan, Türk kamuoyunun içine sindiremeyeceği talepler geliyorlarsa, bu işin olmaması niyeti olarak yorumlarız.
Bugün, devleti temsil eden unsurların beklentisi silahlarının tümünün teslimidir. Bunun güvenlik mensuplarınca denetlenip saptanması gerek. Bu asırda, bu koşullarda hala kültür kavgası yaratmak yapılabilecek yanlışların en büyüğüdür. İki tarafta da güven eksikliği var. İki tarafta ‘O, şunu yapsın, biz ondan sonra adım atalım’ diyor. Olmaz bu. Karşılıklı adımlar atılacak.
Başlangıçta ‘herhangi bir talep, istek olmayacak, müzakere, şikâyet olmayacak’ denildi. Ama şimdi taleplerin, istemlerin olduğu görülüyor. Barışa vesile olacaksa devletin bu işi süratlendirmesinden doğal bir şey yok.
DEVLETLE MUHATAP, DAHA NE STATÜSÜ?
Abdullah Öcalan’a resmi bir statü verilmesi çok gerekli mi tartışılabilir. Öcalan’ın böyle bir beklentisi olduğunu doğrusu ben düşünmüyorum. Koşullarının daha uygun, konforlu hale gelmesini talep edebilir. Yani şimdi Meclis’in, Meclis Başkanı’nın, devlet kurumlarının muhatap olduğu bir yapıda değil midir Öcalan?
Bunun dışında bir talebin, gündemi oluşturup bu işin önünde çıkar konuma getirilmesini doğru bulmam. Onların eksikleri, hataları varsa, hataya, hatayla karşılık vermektense bu işin önünü açmak için bir adım, iki adım süratle ön almasında büyük yarar görürüm.
Bu süreci bırakın akamete uğratmayı, süreci yavaşlatmak bile büyük bir vebaldir. Süreçte hangi taraf durma noktasına gelirse, kendisine de ülkeye de verebileceği zararın boyutunu tahmin etmek bile istemem. Siyasi irade güveni sağlarsa sorun kalmaz. Daha önce iki kez yol kazası yaşandı. Bunlar karşılıklı güven eksikliğinden, yol kazalarına karşı hazırlıksız olunmasından kaynaklanmıştı. Şimdi aynı hatalara düşülmemeli.”