Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Geçmişini yok sayıp huzurlu yaşayabilir misin?
Geçmişini yok sayıp huzurlu yaşayabilir misin?
1989 yılı... İsviçre’de Cenevre Filarmoni Orkestrası şefinin soyunma odası... Konser sonrası, dünyaca ünlü orkestra şefi Miller’in odasına dinleyicilerden biri çıkagelir... Şefi alkışlamak için ta Belçika’dan geldiğini söyleyen Leon Dinkel adındaki bu seyirci, bir hayrandan ziyade, onunla konuşmak için dayatan ısrarcı birine benziyor...
Tilda TEZMAN
Kültür Sanat 21 Mart 2020 - 10:41

Sınırlarını aşan bir tutum içinde, garip, baskıcı bir tavrı var. Sohbet uzadıkça, ziyaretçinin tavırları da daha sıkıntılı , boğucu, sırnaşık, zorlayıcı bir hale dönüşüyor. Önceleri çok sempatik gibi görünen bu hayranın, Maestro'nun hayatı ile ilgili her şeyi en küçük ayrıntısına kadar bilmesi çok şaşırtıcı… Bu nasıl mümkün olabilir ki? Leon Dinkel kimin nesi? Bu ziyaretin gerçek sebebi nedir? Oyun ilerledikçe sır perdesi yoğunlaşmaya devam eder, ta ki Dinkel geçmişten bir eşyayı çantasından çıkarana kadar…


Dinkel, Miller'in başının etini yemeğe, onu sıkboğaz etmeye, sorularıyla kışkırtmaya devam ederken, Miller yakasını bırakmayan bu sözde hayranından kurtulmak için boşuna çaba harcamaktadır… Evde karısı ve çocukları onu akşam yemeğine beklemekteler, merak etmekteler… Ama ne derse desin nafile, Dinkel pes etmez, gitmesine izin vermez ve hazin hikaye yavaş yavaş düğümlerini çözmeye başlar… Başında şapkası elinde çantasıyla Leon Dinkel hayati bir meseleyi, tarihi bir gerçeği ortaya çıkarmaya, geçmişle yüzleşmeye gelmiştir.


Bu ikili seyirciyi beklenmedik mekanlara ve zamanlara götürüyor. Sınırların bulanıklığında, gölge ile ışığın birleştiği, iyilikle kötülüğün yok olduğu, inançları, doğruları zapt etmenin imkansız olduğu diyarlara… 2.Dünya Savaşı’na… Toplama kampına… Leon Dinkel, Miller'i, babasını Auschwitz Toplama Kampı’nda öldürmekle suçlamakta ve oraya ondan intikam almaya gelmiştir.

Oyun başlar: Seyirci karşısındaki ünlü şef Hans Peter Miller sahnede… Büyük İsviçre Filarmoni Orkestrası’nı yönetmekte… Kendinden geçmiş, her yer karanlık, mutlak bir sessizlik, zaman adeta durmuş… Aniden, ilk müzik ölçüsüyle, şefin sol eli, çubuğu tuttuğu sağ bileğinin istem dışı titremesini durdurmak için hamle yapar… İşte bu istem dışı titreme biz seyircinin gözleri önünde ceryan edecek dramın can alıcı noktası olur… Kendisi de kemancı olan Leon Dinkel'in uyguladığı baskıdan yakasını kurtaramamaya başlayan Miller artık uçurumun önünde olduğunu anlar… Evet, Leon orada, babasının ölümünün intikamını almaya gelmiştir ve kararlıdır.


8 yaşındaki Dinkel ve babası Auschwitz Toplama Kampı’nda esirdirler. Babası çok iyi bir kemancıdır ve onun gibi birkaç başka esir düşmüş kemancı, her akşam Gestapo yemek yerken onlara bir sandalye üstünde müzik çalmaktalar. Ancak Gestapo şefi en küçük nota hatasında, yanlış yapan kemancıyı o anda kurşunlayıp öldürmektedir. Gestapo yiyip, içip, eğlenirken, bu insanlık dışı gerilim de her gece tekrarlanmaktadır. Gestapo şefi ,Mozart hayranıdır ve kemancı esirlere Mozart'ın bestelerini çaldırmaktadır. Kemancılar korku ve baskı içinde çalmaya ve yanlış notaya basmamak için amansız bir çaba sarfetmekteler. Bir akşam, küçük Dinkel babasının yanında bu iğrenç soytarıların eğlencesine tanıklık ederken… Babası hatalı bir notaya dokunur ve Gestapo Subayı elinde tuttuğu tabancasına basar ve babasını oracıkta, evladının gözlerinin önünde öldürür… Diğerlerine de çalmaya devam etmelerini emreder. İşte, Dinkel oyun sürecinde, bu hakikatleri yavaş yavaş ortaya çıkarmaya başlar ve Miller'e, babasını öldürenin kendisi olduğunu itiraf ettirir. Çantasından çıkardığı babasının kemanını Miller'in eline verir, onu sandalyenin üstüne çıkarıp Mozart'ın parçasını çalmasını emreder ama bir şartı vardır, en küçük hatalı notada elinde tuttuğu tabancayla onu öldürecektir…


Oyunun bu anları inanılmaz gergin ve sıkıntılı… Miller, yanlış bir notaya basar… Dinkel tabancasını doğrultur… Miller korkudan altına kaçırır… Leon Dinkel onu vuracak mı?

Didier Caron'un olağanüstü teksti çok çarpıcı ve dokunaklı. Didier Caron ve Christophe Luthringer'in sahne tasarımı inceliğiyle parlıyor. Küçük bir soyunma odası… Sandalyeler, bir portmanto, telefon… Sahnenin ortasında bir dokunuşla değişebilen küçük bir mobilya… Bu makyaj yapılan ya da makyaj silinen ya da kıymetli eşyaların saklandığı ve alkollü içeceklerin dolabı olabiliyor… Gerilim de bu dolabın etrafında ceryan ediyor.


Pierre Azema ve Pierre Deny rollerini hiçbir “hatalı notaya” yer vermeden, mükemmel yorumluyorlar… Kaçan ve kovalayan bu iki karakter, seyircinin bir an olsun sıkılmasına müsaade etmiyor. Seyircinin heyecanı ve duyguları Vladimir Petrov'un bestelerinin müziğiyle doruğa ulaşıyor ve notalar eşliğinde seyircinin gözyaşları sel oluyor. Oyunun tonu ve duygusu yükselerek artıyor. Korku, acı, utanç, nefret, kabullenme bir ping-pong maçı gibi gidip geliyor. Oyuncular karakterlerine öyle bir bürünmüşler ki, oyun sonunda selamda kendilerine gelemiyorlar.

Azema, Leon Dinkel'i yorumlarken çok düşündürüyor: Aynı karakterde böyle bir nefret, böyle bir haysiyet ve böyle bir acılı sıkıntı bir arada nasıl barınabilir? İnsan kendi kendini yargılarken adil olabilir mi? İnsanoğlu aynı anda kurban ve cellat olabilir mi? Affetmek gerekir mi?


Orkestra şefi Miller rolünde Deny, antipatik bir karakter çiziyor: vakur, egosu yüksek, küstah, oportünist, huysuz, namert, zavallı , korkak; bu karakterin yapmış olduklarında hiçbir hafifletici öge bulamasak da, ara sıra yine de geçmişteki yaralarının izlerini, endişelerini ve sıkıntılarını anlamaya çalışıyoruz; Mozart'a aşık bir insan böyle bir caniye nasıl dönüşebilir?

Nefret, vicdan azabı, pişmanlık, kibir, alçaklık hepsi iç içe… Polisiye bir puzzle… Suçlunun suçunu itiraf etmesine kadar süren bir gerilim, Paris'te Contreescarpe Tiyatrosu’nda izlediğim bu oyun, zıplamaları, sıçramalarıyla, baş başa geçen ateşli bir söz düellosu. Stres yüklü, entrikalı bir karşılaşma. Baş döndürücü bir kısır döngü. Tarihi bir oyun. Allak bullak eden, allegro presto tadında bir trajik komedi.