Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Karantina Söyleşileri | Mine Söğüt: İnsanlığın tecrübelerden aldığı derslere güvenilmez
Karantina Söyleşileri | Mine Söğüt: İnsanlığın tecrübelerden aldığı derslere güvenilmez
Edebiyatımızın önemli yazarı Mine Söğüt'ü Karantina Söyleşileri'nde ağırladık ve Can Yayınları'ndan çıkan son kitabı Alayına İsyan'ı konuştuk. Söğüt, bu kitabı yazma amacıyla ilgili şöyle diyor: "Gerçekte kim olduğumuzu ve ne istediğimizi hiç unutmayalım diye... İmkânsız denilenin mümkün; mümkün denilenin imkânsız olduğunu hep düşünelim diye..." Ahlak, gelenek, kapitalizm ve mülkiyet, ulusal sınırlar gibi birçok konuyu kitapta ele alan Söğüt, "Corona virüsü salgınıyla birlikte insanlık ders alır mı?" sorusuna ise şu yanıtı veriyor: "Daha önce, Nazi tecrübesinden, Hiroşima’dan, veba salgınlarından, engizisyon dönemlerinden falan almadığımız dersi bu salgından almamız için hiçbir neden yok. Ama hayat sürprizlerle doludur. Belli mi olur?"
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 24 Mart 2020 - 16:24

Alayına İsyan ile corona virüsü salgını aynı aya denk geldi. Bu salgınla ilgili de “İsyan” hissiyatında mısınız, yoksa “Doğa insanlığa mesaj veriyor” düşüncesini mi paylaşıyorsunuz?

İkisi de değil. Bambaşka şeyler düşünüyorum. Mesela insanların, gerçekten istedikleri zaman ortak iradeyle her zaman yaptıklarından bambaşka şeyler de yapabileceklerini, hayatlarında düne kadar farklı şeylere öncelik verirken önceliklerini topyekûn değiştirebileceklerini, iktidarların zaaflarını çok net görebileceklerini… Bu, ne isyan edilecek ne de “Oh olsun” denilecek bir süreç. Eğer bu süreci düşünerek ve anlayarak geçirmeyi becerebilirsek inançlarımızdan ahlakımıza bir çok şeyi değiştirmenin anahtarını bulabiliriz belki. Ama belki… İnsanlığın tecrübelerinden ders çıkartma becerisine güvenmenin yersizliği de cepte tabii ki.

Virüs salgını ile birlikte kapitalizm, devlet olgusu çeşitli şekillerde tartışmaya açıldı. Siz Alayına İsyan’da kapitalizmi ve devleti çarpıcı bir şekilde eleştiriyorsunuz. Sizce önümüzdeki dönemde bu eleştirel hal yaygınlaşabilir mi?

Mümkün tabii. Ama aksi de mümkün. Dediğim gibi insanlığın tecrübelerden aldığı derslere güvenilmez. İki büyük dünya savaşı yaşamış nesillerin inşa ettikleri sistemler ortada.


Veganlığa dönük de aynı şekilde yükselen bir ilgi var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Evet var ama veganlığın geniş kitlelerin aklına girmesi için daha derin bir ortak bilinç gerekiyor. Yüz yıl öncesine kadar insan ticareti yapan bir soyun torunlarının, hayvanları neden yememek, hayvansal ürünleri neden kullanmamak gerektiğini idrak edebilmeleri ve içselleştirebilmeleri için tüketim ahlakının her yönüyle masaya yatırılması gerekiyor. Veganlığın yaygınlaşması için, hastalık bulaşır korkusuyla değil, bilinçli insanın yaşama duyduğu saygıyla biçimlenecek bir hayat tarzının toplumlara yerleşmesi lazım.

‘SORULAR CEVAPLARDAN DAHA KIYMETLİ’

Ön sözde bu kitabı “Gerçekte kim olduğumuzu ve ne istediğimizi hiç unutmayalım diye..” yazdığınızı söylüyorsunuz. Öncelikle “gerçekte kim olduğumuzu” nasıl bu kadar kolay unuttuk ve hatırlamak için ne yapmamız lazım?

Çok kolay unutmadık aslında. Milyarlarca yılımızı aldı. Ama geldiğimiz noktada yeniden hatırlamak için o kadar çok zamana ihtiyacımız yok. Gerçekçi olmak ve farkındalık üzerinde yoğunlaşmak, şu bilinç düzeyinde, kendimizi hatırlamak için çıkacağımız yolda bize hız kazandırabilir.

Kitapta hep karşınızdakine sesleniyorsunuz ve birçok soru iletiyorsunuz… Bu üslup tercihinin özel bir sebebi var mı?

Soruların cevaplardan daha kıymetli olduğunu düşünürüm. Özellikle “Neden” sorusunun. Şüpheye kıymet veririm. En çok da insanın kendinden şüphelenmesi gerekir. O yüzden “sen” hitabını çok sık kullanıyorum. Bu aynı zamanda “ben” demektir. İnsanın kendisine soracağı soruları olmalı. Kendisini sorgulayabileceği bir ahlakı. Yoksa, iktidarları ya da tanrıları suçlamak en kolayı.


‘GELENEKLER DEĞİŞMEZ DEĞİLDİR’

Kadınlarla ilgili bölümde de “Kadınları mütemadiyen ateşe atan şu korkunç ülkede… Sen meseleye kökünden itiraz etmediğin ve cesurca bambaşka bir ahlakın peşine düşmediğin sürece… Hiçbir şey değişmeyecek” diyorsunuz. Burada peşine düşmemiz gereken bambaşka ahlakın kriterleri nedir?

Bu soruya hep verdiğim bir örnek var. Bugün Taksim meydanında çırılçıplak bir insan görsek, hemen hepimiz önce o insanın edep yerlerini örtmek için hamle yaparız. Çünkü edep yerlerinin görünmesi herkesin ortak bilincinde “ayıp”tır. Bir an durup düşünmeyiz, o insan neden çıplak, onu örtmek bizim sorumluluğumuzda mı, gerçekten örtülmesi gerekli mi… Ama aynı meydanda yerde oturmuş dilenen minicik bir çocuk görürüz. Ve hiçbirimiz ortak bir refleksle onun o şekilde orada dilenmemesi gerektiğini düşünüp duruma hızla müdahale etmeyiz. Çünkü bizim için o durum “ayıp” değildir. Normaldir. İşte bu iki değer yer değiştirdiğinde bambaşka bir ahlaktan bahsedebiliriz.

Alayına İsyan, okuru kendisiyle yüzleşmeye de iten bir kitap… Özellikle geleneklerle ilgili sorgulamaya teşvik ediyor. İnsanlığın gelenekle kurduğu ilişki nasıl etkiliyor dünyamızı?

Geleneklere verilen kıymet, tecrübelere verilseydi bugün bambaşka bir dünyada yaşıyor olurduk. Gelenekler eski zamanların tecrübeleridir, dönemseldir ve kendi zamanları için evet kıymetlidir. Ama değişmez değildir. Bunu ısrarla idrak etmeyen insanlık pagan dönemlerin inançlarıyla tek tanrılı dinler arasındaki bağı bile göremediği için, hala dogmatik bir dünyaya kendisini hapsedecek kadar akılsız çağlardan geçiyor.

‘KİMLİKLERİN HEPSİ ASLEN TEHLİKELİ’

Irk bölümü de oldukça dikkat çekici. Corona virüsü ile ilgili ırk safsatalarının sarf edildiği döneme de denk gelmesi ilginç. Irkçılığın dünyada artıyor olmasının sebebi ne sizce?

Irkçılık dünyada hiç azalmadı ki bugün artsın. Kimlikler üzerinden sadece negatif değil, pozitif ayrımcılık da ırkçılığı canlı tutuyor. Kimliklerin hepsi aslen tehlikeli. İnsanlar şu ya da bu şekilde birbirlerinden farklı olduklarına ikna oldukları anda karşılarındakinden bir düşman yaratıyorlar. Irk, inanç ya cinsel kimlikler… Bunların çıkardığı çatışmadan ancak kimlikleri umursamayarak kurtulabiliriz. Bir kedinin sarman ya da tekir olmasını hiç umursamaması gibi….

Fotoğraflar: Muhsin Akgün

Corona virüsü salgınında günleriniz nasıl geçiyor?

Başımıza şu an ne geldiğini değil ne geleceğini düşünerek… Şehir dışında yaşadığım, az insanla kontakta olduğum ve uzun kır yürüyüşleri yapabildiğim için bunu düşünebilecek bol bol vaktim ve nispeten huzurlu bir ruhum var. Henüz.

Alayına İsyan’da okurları sokaktaki hayata davet ederken, şimdi hepimiz evlerimize çekildik. Bu süreçte sizce ders alabilecek miyiz?

İsyanın içeride edileni dışarıda edileninden daha makbuldür. Eve çekildik ama ev artık bildiğimiz ev değil, sokakları boşalttık ama sokak da o bildiğimiz sokak değil. Bir eve bir sokağa bakıp, “Biz ev ve sokak hakkında eskiden ne biliyorduk da şimdi ne görüyoruz” diye düşünmeye başladığımız noktada isyan zaten yanı başımızda. Derse gelince… Az önce de söyledim. Daha önce, Nazi tecrübesinden, Hiroşima'dan, veba salgınlarından, engizisyon dönemlerinden falan almadığımız dersi bu salgından almamız için hiçbir neden yok. Ama hayat sürprizlerle doludur. Belli mi olur?

Alayına İsyan, Can Yayınları tarafından basıldı.

‘İMKANI OLAN NEŞELİ MÜZİKLERLE DANS ETSİN’

Karantinada olan insanlar için önerebileceğiniz kitap/film/albüm var mı?

Haneke ve Pasolini filmlerini seyredin, Saramago'yu okuyun, Stefan Zweig'ı daha da çok anlamaya çalışın demek isterdim ama belki böyle kasvetli zamanlarda doğru olan insanların bu taze ve sert deneyimden yola çıkarak hayatla ilgili kendince derin sorgulamalar yapması ve yorulunca da arada ruh hafifleten neşeli şeyler izleyip okumasıdır. Bir de imkanı olan her hâlükârda neşeli müziklerle dans etsin derim, kötü zamanları doğru okumak için ruh sağlığı önemli.

Son güncelleme: 13:46 - 26.03.2020