Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Kayıt Dışı’na konuk olan Kerem Görsev: “Nefes aldık, değişim her zaman güzeldir”
Dünyaca ünlü müzisyenimiz Kerem Görsev, 25'inci sanat yılında 19. stüdyo albümü Perfect Balance'ı yayınladı. Albümü "İçsel dengelerimin hikayesi" diye tanımlayan Görsev, "Her müziğin bir gizli kahramanı ve hikayesi vardır" diyor. Son dönemler için, "Nefes aldık, değişim her zaman güzeldir, iyi şeyler oluyor" ifadelerini kullanan Görsev, yaşamak istediği dünyaya dair de şunları söylüyor: "Ben çevreci bir insanım. İnsan haklarına, demokrasiye inanan bir insanım. Fakirliği, fukaralığı yok etmek için ne gerekiyorsa, insanların yapması lazım. Savaşların bitmesi lazım..."
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 22 Kasım 2019 - 11:23

Müzikal kariyerinizin 25’inci yılında Perfect Balance’ı dinleyicilerle buluşturdunuz. Mükemmel bir dengede değiliz dünya ve Türkiye olarak. Sizin müzikleriniz dinginliği, sakinliği hatırlatıyor. Siz nasıl tarif edebilirsiniz bu albümü?
Benim içsel dengelerimin hikayesi son albüm… İnsanların neyin ne olacağı, hiçbir zaman belli olmuyor. Kimin aklına gelirdi ki, Türkiye’de 5 milyon tane Suriyelinin, bizim ülkenin dengesini bozacağı… Göçlerle olan pek çok sorunun Avrupa’da birtakım dengeleri bozacağı… Bunlar olayın siyasi şeyler. Bir de insanın içsel dengeleri var. Bunlarda bazen dengesizlikler oluyor ama dengeyi bulduğunuz zaman rüzgarı almış bir yelkenli gibi ufak ufak ilerliyorsunuz.

Dengeyi bulduğunuz bir dönemde misiniz?
Bulmaya çalışıyoruz.

Siz bestelerinizi yaşanmışlıklar üzerine yapıyorsunuz. Doğa, hayvanlar, yakınlarınız, kadın erkek ilişkileri çok baskın. Bu ilişkiler nasıl seyrediyor?
Bu tabii geçti, bitti, hikayelerini yazdık. Şimdi mesela sen geldin, röportajda anlatıyoruz. Tabii böyle söyleşilerin bir faydası da oluyor. Birebir dinlediği zaman insanlar, hayal de kurup dinleyebiliyorlar. Her müziğin bir gizli kahramanı ve hikayesi vardır. Bu sırf müzikte değil, dünyanın her türlü güzel sanatlarında vardır. Bir şeyin üzerine yazılıyor bunlar, öyle kuru kuruya “Haydi ben de üç beş beste yapayım, plak çıkartayım” diye bir şey yok. Belki var, ama benim için yok! Ben bir şeylerden beslenmeliyim, hissetmeliyim, yazmalıyım ki, sahnede çalarken, parmağımdan çıkan sesle tanımlamalıyım. Denge bazen bozulur gibi oldu ama gene stabil bir şekilde dengeyi tuttuk.

Albümü Mayıs 2019’da Babajim Stüdyoları’nda kaydettiniz. Sizin birçok albümünüz yurt dışında kaydedilmişti. Türkiye’de kayıt yapmanızın artan döviz kuruyla bir ilgisi var mı?
Bundan evvelki After the Hurricane albümünü New York’ta kaydetmiştim. Spring Water’ı Los Angeles’ta United Records’ta kaydetmiştik. Tabii o zaman dolar kurları gene yüksekti ama bu kadar değildi. Ernie Watts’ı getirdik, bir konser turnesi yaptık. Konserlerde çaldık, çaldık ve tava geldi olay… Ondan sonra 19 Mayıs’ta stüdyoya girdik ve 4-5 saatte bitti. Bizim bu Babajim’da yaptığımız ilk albümümüz değil. Emirgan’ı da, Four Days’i de orada yaptık. Babajim Stüdyoları hakikatten dünyadaki önemli stüdyolardan birisi… Orada Fazioli piyanoları var. Ona da ben ön ayak olmuştum. Onun için ben kayıtlarımı hakikatten Babajim Stüdyoları’nda yapmaktan çok mutluyum.

İstanbul’da belediyenin de el değiştirmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı. Karaköy’de her çarşamba caz etkinliği var… Çeşitli caz festivalleri var. Röportajı yaptığımız Zorlu PSM’de Touche de önemli bir caz mekanı oldu. Ancak yeterli gözükmüyor gibi…
Badau da var… Akasya’da açıldı. Orada çaldım, inanılmaz bir yer. Dünyadaki en önemli kulüplerden birisi. Zorlu PSM’deki Touche de ilk göz ağrım gibi. Geçen sene orada Alan Broadbent geldi, çaldı. Ernie Watts geldi. Allan Harris geldi. Türkiye’nin önemli bir açığını bu yakada kapatıyor. Nardis var. Orası da çok önemli bir yer. Vallahi iyi şeyler oluyor esasında. Bir nefes aldık, nefes aldırıldı. Değişim her zaman güzeldir. İyi şeyler oluyor.

Daha fazlasını yapmak mümkün mü sizce?
Daha fazlası da olacak, ama daha fazlasını yapalım diye de arap saçına döndürmenin gereği yok. Daha mantıklı olmak lazım hayatta. Karaköy’de o kitapçıda İBB’nin etkinlikleri başladı. Bu başka yerlere de yayılacak. Birtakım yerlerde başka festivaller de yapılacak. İlçe belediyelerinin çok güzel konser salonları var, hepsinin için de de piyano var. Ben mesela 24 Kasım’da Hasan Ali Yücel Kültür Merkezi’nde çalacağım. Ben hiç duymamıştım bu yeri. Ne kadar güzel değil mi? Her tarafta böyle bir şeyler açılıyor. Böyle olunca Kartal’da da, Bağcılar’da da çalınıyor. Hiç bilmeyen insan, “Bir gidelim, caz nedir?” diye soruyor. Sorumluluk da burada başlıyor. Cazı iyi bir şekilde sunmak lazım, geleneklerin içinde sunmak lazım ki, cazı sevdirelim. Sevdirdikten sonra da değişik tarzlarını dinleyebilecek bir güven olsun. Cazın önce cazını sunmak lazım, bilgilendirmek için. Ben her zaman söylerim; Natkin Kole, Frank Sinatra, Ella Fitzgerald, Sarah Vaughan, Carmen McRae dinleyin derim. Böyle vokal cazıyla dinleyerek başlasınlar ki, korkmasınlar. Merdivenler de tek tek çıkılıyor. İnsanın müzik zehirlenmesi olmadan bu işi yapması lazım. Caz öyle kolay dinlenecek bir tarz değil. Caz, ciddi bir müziktir. Klasik müzikten sonra var olan ikinci müzik tarzıdır. Bütün müzikler ondan sonra var oldu. Benim de cazda pek dinleyemediğim tarzlar var.


Hep söylüyorsunuz bunu…
Bir müzisyen olarak doğru olmak zorundayım. Ben akustikçiyim, akustik müzik seviyorum. Akustikte de dinleyemediğim free caz var. Tığ gibi bir kadına güzel bir tayt yakışıyorsa, çok kilolu bir hanıma da bol bir elbise yakışır. O ağır kilolu insana bir tayt giydirirsen pek hoş olmuyor. Görmüyor musun, zenci şarkıcıların bazıları çok kilolu ama bir şirinlik var. Kendine yakıştırma… Caz da öyle; yakışan şeyi giyersen kendine güvenin de artar, sokakta yürüyüşün de değişir, o zaman istediğin cazı dinleyince hayat felsefen de değişiyor ve etrafına virüs gibi yaymaya çalışıyorsun bunu.

Genç müzisyenlere tavsiyeleriniz olur mu?
Ben öğrenciyken de, şimdi de hiçbir tavsiyeye kulak asmayıp, sadece dinlerim ve diğer kulağımdan çıkar. Kimseye nasihat etmem, kimseden de tavsiye almam. Caza başlarken anaakım cazlarla başlayacaksın. Tavsiye vermeyeyim, ama fikrimi söyleyeyim; müziğe akustik müzikle başlayalım. Sıkılsanız bile 1940’ların, 1950’lerin caz gruplarını dinleyin, ne yapmak istediklerini anlamaya çalışın. Anlamaya çalışmak bir başarıdır. Hemen anlayamazsın bu caz müziğin, karışık bir müzik.

“Caz ve klasik müzik elitlerin müziğidir” diye bir algı üretilmeye çalışılıyor. “Monşerler” retoriği ile birlikte düşündüğümüzde, muhafazakar kesim, “Kültür-sanat alanında başarılı olamadık, bu alanı domine edemedik” derken, aynı zamanda karşı retorikler de üretiyor. Bu kültür savaşına dair ne söylersiniz?
1700, 1800’lerde yaşıyorsun,saraydasın… Kralsın… Himaye altına aldığın klasik müzisyenler var. Bir saray müziği var. Mozart’a sipariş veriyorsun, yaptırıyorsun. Leonardo da Vinci ustayı çağırıyorsun, “Çocuğumun vaftiz törenini yap” diyorsun. Adamlar aylarca uğraşıyor. Bach’lar, Handel’ler… Sipariş üzerine operalar yazılıyor. 1870’lere kadar geliyor. Sonra caz başlıyor. Hep derler ya, köleler tarlalarda ağıt yakıyormuş… Onların ağıtları varken, bizim de Karacaoğlan’lar, Dede Korkut’lar var. Günümüzde Aşık Veysel’ler burada akustik olarak yaparken, Amerika’da da Hoagy Carmichael’lar, Paul Porter’ler var. Bunların hepsi aynı şeyler. O da akustik müzik, bu da akustik müzik.

Kaldı ki Osmanlı sarayına da bir sürü klasik müzik sanatçısı davet ediliyor…
Bu hep dünyada tartışılır; bizim dünyaya klasik müzisyenler olarak açılamamamızın nedeni de Türkiye’de maalesef monofonik müzik var. Tek sesli, çok sesli…

Türk Beşleri’nde deneniyor aslında…
Evet, Adnan Saygun’un yaptığı şeyler var, sağ olsun Gülsin Onay dünyada piyano konçertolarını çalıyor. Yaylı tambur da, keman da, kanun da, ud da, klarnet de melodi çalıyor, vokal de söylüyor. Çok seslilik yok. Klasik müzikte çok seslilik var, cazda da var… Yani armoni… Dünyaya açılamamızın nedeni fazla, kendi bestecilerimizle tabii… Performans sanatçıları için demiyorum; İdil Biret, Fazıl Say, Süher-Güher Pekinel kardeşler, Hüseyin Sermet var.

Siz varsınız…
Pek çok müzisyen var. Gülsin Onay, Suna Kan, Ayla Erduran var. Unuttuğum isimler de var. Onlar bireysel başarılar. Bizim inşallah ileriki tarihlerde çok sesli müziği formel olarak bir şey yapıp, dünyaya açılacak olan Türk besteciler olmasını canı gönülden istiyorum. Elitler derken, Hollywood filmlerine baktığında, 1940’larda, 1950’lerde büyük orkestralarda balolarda dans ediyorlardı. New York’ta ne kulüpler var. Yerin altına gidiyorsun, dünya starlarını dinliyorsun. Şöyle bir şey var; caz dinlemek isteyip de caz kulüplerin fiyatları yüksek diye gidemeyen insanlar da belediyelerin etkinliklerine gidebilir. Belediye konser salonları oluyor. 5 TL öğrenci, 10 TL tam mesela…


Cemal Reşit Rey Salonu da çok önemli bir yer…
Geçen sene çok büyük katkıları oldu. Bu sene daha büyük programlar olacak, çünkü başına Cem Mansur geldi. O çok önemli bir şey. Çağdaş bir Türk müzisyeni. Bunlar güzel şeyler.

“Caz insan haklarıdır, yeşildir, Greenpeace’tir” diye çok güzel bir açıklamanız var. Bunu açar mısınız?
Caz demokratik bir müziktir. Parti olsaydı, Yeşiller Partisi olurdu.

Bu noktada nasıl bir dünyada müzik yapmak isterdiniz?
Orduların yok olması lazım. Sınırların yok olması lazım. Fakirliğin kaldırılması lazım. Yiyiyoruz, içiyoruz, çöpe döktüğün yemek, 50 kat yoksulu doyurabilir. Su sıkıntısı… Çok küçük örnekler; eline hortumu takmış, arabasını yıkıyor 5 saatte… Bunlar önemli şeyler. Ben çevreci bir insanım. İnsan haklarına, demokrasiye inanan bir insanım. Fakirliği, fukaralığı yok etmek için ne gerekiyorsa, insanların yapması lazım. Savaşların bitmesi lazım. Güneydoğu Anadolu’da harcadığımız 35 sene oldu. Harcanan milyarlarca lira ile oralara devlet yatırım yapsaydı, terör olur muydu, diye düşündüğün anlar oluyor.


Devletin yöneticileri de bunu söylüyor…
Ortaçağlardan beri birbirini yiyen bir konum orası. Petrol çıktıktan sonra dünyanın gözünün olduğu yer. Orada savaş hiç bitmiyor ve bitmeyecek. Bıktım ben de artık. Çocuktum rahat edemedim, 58 yaşına geldim, çocuğum benim yaşadıklarımı yaşıyor. Böyle gündemsiz bir gündeme sahip olamayacak mıyız? Norveç, Finlandiya, İsveç’e bakınca devlet erkanını göremiyorsun. Başka işlerle uğraşmamız lazım ülke olarak.

Bodrum’daki hayatınız nasıl ilerliyor?
Doğayı çok seviyorum. Buraya gelmeden 10 gün evvel zeytinlerim sıkıldı. 4-5 tane 500 yıllık zeytin ağacım var. Önde bahçem var, onu sürdürdüm. Enginar, bakla falan ektirdim. Bahçeyle arkadaşlık yapıyorum ve toprağa dokunmak beyin olarak rahatlatıyor. Bazen negatif olacakken, pozitif yanım onu alaşağı ediyor. İçinizdeki negatif tavrı indirmeye çalışmalısınız. Hatayı hepimiz yapıyoruz ama daha az hatayla yaşamaya, daha lezzetli yapmak dertlerimiz…

Kamera: Kubilay Altuğ
Kurgu: Korhan Topçuoğu

Son güncelleme: 14:50 - 22.11.2019