Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Kayıt Dışı’na konuk olan Murat Meriç: “Daha büyük ve daha saçma bir sansür var”
Murat Meriç için "Popüler müzik tarihimizin arkeoloğu" demek yanlış olmaz... Hayatımıza dokunan, duygularımıza tercüman olan şarkıların hikayelerini yıllardır çeşitli mecralarda kaleme alıyor, bizlere anlatıyor Meriç... Son olarak, iki ciltten oluşan Hayat Dudaklarda Mey ile çilingir sofralarının vazgeçilmez şarkılarının hikayelerini derledi. Bu büyük eserde Zeki Müren’den Erkin Koray’a, Alpay’dan Hakkı Bulut’a, Selahattin Pınar’dan Duman’a onlarca ismin seslendirdiği 213 şarkı ve türkünün hikayesi yer alıyor. Şarkıların arkasındaki hikayeleri, eserlerin oluşmasına yol açan sevgileri, acıları öğrendikçe "çilingir"deki lezzet artıyor. Peki, bu büyük eser nasıl ortaya çıktı? Eğlence kültürümüz nasıl değişti, dönüştü? Zeki Müren, bizim için ne ifade ediyor? Teoman Alpay ile Murat Meriç arasındaki ilişki ne? Buyrun, Kayıt Dışı'na konuk olan Murat Meriç'ten dinleyelim... 
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 28 Kasım 2019 - 11:39

Hayat Dudaklarda Mey, 213 şarkıyı aşan bir tarihi anlatıyor aslında. Ansiklopedi de diyebilir miyiz?
Evet, ben öyle demeyi tercih ediyorum. Kişisel ansiklopedi tabii. Tamamen benim tercihlerimle seçilmiş şarkılar var. Benim süzgecimden geçerek oluşturulmuş bir derleme aslında. Bir taraftan Türkiye’deki popüler batı müziği tarihini değil, alaturkadan arabeske pek çok müziğin de tarihi var içinde. Hepsinin buluştuğu ortak payda, Türkiye’nin eğlence kültürü. Dolayısıyla eğlence kültürünün de tarihini anlatan bir ansiklopedi gibi planladık.

Kitabı okurken Türkiye’nin siyasal ve sosyal değişimine de tanık oluyoruz. Tarihine baktığımızda eğlence kültürü nasıl değişmiş?
Çok şey değişiyor tabii ki. Alaturka ile başlıyor her şey. Popüler batı müziği Türkiye’ye girene kadar, eğlence alaturkadan ibaret. Bir taraftan azınlıkların getirdiği eğlence kültürü var. Kantolar ortaya çıkıyor mesela 1800’lerin son deminde… Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar etkisini sürdürüyor, sonra ortadan kayboluyor. Cumhuriyetin gelmesiyle birlikte, yavaş yavaş batı müziği, popüler batı müziği ve tangolar geliyor. Tangolar ve valsler cumhuriyet balolarında ve halk arasında kabul gören türler. Eğlence oradan ilerliyor. Sonrasında Rock’n Roll geliyor ve ortalık karışıyor. Ondan sonra her şey başka bir yöne evriliyor. Türkiye’de pop denilen tür ortaya çıkıyor, rock kendi yolunu buluyor, arada alaturka küçük bir dönüşüme uğruyor, arabesk çıkıyor, sürekli bir halk müziği var her yerde… Neticede Türkiye’nin değişik yerlerinde değişik eğlenceler var ama bunların birleştiği noktalar, müzikli mekanlar… Orada da eğlence kültürünün aslında alaturkadan pop’a, pop’tan arabeske, arabeskten bugünkü ortama evrildiğini görüyoruz.

Murat Meriç’i konuk ettiğimiz Kayıt Dışı programı için Beşiktaş’taki Kırmızı Kedi Kitabevi’ndeydik…

‘ALATURKA’NIN YERİ AYRI

Kitaptaki alaturka bölümü, birçok ilkin de yer aldığı bir bölüm. Çiğdem Talu-Melih Kibar bölümü de çok etkileyici. Neşet Ertaş, Müslüm Gürses, Sezen Aksu, Zeki Müren gibi bölümlere de özel yer ayırmışsınız. Araştırmaları yaparken sizin en çok etkilendiğiniz bölüm hangisiydi?
Aslında alaturka… Keyifli olması da bu yüzden… Çok da bilmediğim bir alan. Bilmediğim derken yaşamadığım bir alan. Bir noktadan sonra o şarkılara eşlik ettim, o şarkıların tarihi benimle birlikte oluştu. Bazıları ben varken ortaya çıktı. 1980’li yılların ortasından itibaren, yani alaturkanın dönüşmeye başladığı dönemden itibaren ben dahil oldum olaya. O da ‘Bir İlkbahar Sabahı’ diye bilinen şarkıdır. Yıldırım Gürses’in dokunmaları, alaturkanın çok seslileştirilmesi denemeleri ve aslında becerilememesi…

Müzisyenler de beceremediklerini itiraf ediyorlar zaten…
Tabii, itiraf ediyor hepsi. Onun öncesi benim için bilinmez bir yerdi. Bir kişi hariç; Teoman Alpay… Çünkü çok yakınımdaydı. Şarkılarını biliyordum.

Nasıl bir ilişkiniz vardı Teoman Alpay’la?
Babamın arkadaşıydı. Çanakkale’de benim çocukluğumda aileler toplandığında orada olan ve uduyla bir kısım şarkılar söyleyen yaşlı amcaydı. O söylediği “Nasıl Geçti Habersiz”, “Buruk Acı”, “Samanyolu”, “Kalbimi Kıra Kıra”, “Böyle mi Esecekti Son Günümde Bu Rüzgar”, “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar” gibi alaturka repertuarının en bilinen şarkılarıydı… Ben bu şarkılarının bestecisinin bu amca olduğunu çok geç öğrendim. Bir anda başka bir şeye dönüştü olay ve ben bestecilere bakmaya başladım, aslında hikaye bundan ibaret. Dizinin dibinde büyüdüğüm bir amca benim için Teoman Alpay, ama aslında bütün zamanların en büyük bestecisi. Çanakkaleli olmanın getirdiği bir şans galiba bu. 1970’lere dair tek temasım Teoman Alpay üzerinden… Öncesine bakmak benim ilgimi çekti. Öncesinde neler oldu, o şarkılar nasıl oluştu, nereden nereye gitti, saray döneminde nasıl gelişti, alaturkaya giren o alafranga tat… Valsler, Dede Efendi’nin “Yine Bir Gülnihal”i bestelemesi nasıl oldu? II. Mahmut’tan itibaren padişahların müziğe ilgisi… Sarayda yapılan alafranga müzik… Bugün baktığımızda bir saray güzellemesi var. Saray hep geleneğin yaşatıldığı yer deniyor ama öyle bir şey değil. Osmanlı Sarayı, alaturkayı yok sayan, alafrangayı işin içine katan bir yer. Cumhuriyetle getirildiği söylenen batılışmayı çok daha öncesinde yapan, operayı Türkiye’ye getiren bir yer. Bunlar heyecanlı durumlardı. Dolayısıyla en severek, heyecanla yazdığım bölüm alaturka bölümü oldu. Bir de orada ayrıca İstanbul şarkıları bölümü yaptım. Şarkılarla insanları gezmeye davet ettim.


HER TÜRÜN EN İYİSİ ZEKİ MÜREN

Zeki Müren ile ilgili bölüm de dikkat çekici. Onunla da bir karşılaşmanız var, o nasıldı ve Zeki Müren’i nasıl tarif edersiniz?
Zeki Müren ile bir tane karşılaşmamız var. O da Bodrum’da… Çocukluğumda yaptığımız bir Bodrum seyahati sonunda karşılıklı birbirimize el sallamaktan ibaret. Zeki Müren’in sahnelerden yavaş yavaş kendisini çektiği döneme denk geliyor. 1980’li yılların ortası… Meşhur Bodrum konserinin yapıldığı yıldı sanırım… Evet, Zeki Müren’i canlı gördüm ve Zeki Müren de beni gördü. Kitapta onu da anlatıyorum. Zeki Müren çok önemli, sahiden nevi şahsına münhasır bir isim. Türkiye’nin bence en büyük ismi. Her tür için geçerli bu… Alaturkanın en büyük ismi, arabeskin şahını yapmış bir dönem, pop Türkiye’ye girdiğinde yabancı şarkılara Türkçe söz yazma akımına o da katılmış. Halk müziği düzenlemeleri var. Belki rock’a bulaşmıyor ama varoluş itibarıyla bence bir “Rockstar”. Her türde ürün verdiği için, her türün en iyisi olduğu için kitaba özel bir bölümle girmeyi hak ediyordu.

“Bu dönemde böyle bir şarkı yapmak çok zor bir olaymış” diyebileceğiniz şarkılar hangileri sizce?
Çok şarkı var… Tülay German’ın birtakım çalışmaları var. Kitaba aldığım “Doğrul Koçum Doğrul” döneminin çok ilerisinde bir şarkı. Bugün rap altyapısında duyduğumuz dokunuşlara o şarkıda rastlıyoruz. 1966 o şarkının tarihi… Ben bile yokum daha piyasada. Düzenlemede Timur Selçuk’un payını da unutmamak lazım. Moğollar’ın yaptığı işler çok önemli. Kitapta yer alan “Çığrık” da öyle… Bir yerden o türküyü bulup batı sazlarıyla söylemek, ama türkünün özünü bozmadan onu dönüştürmek, sonrasında enstrümantal çalışmalara yönelip bunu bütün dünyaya dinletmek çok başarılı… Bugün Avrupa’ya açılma, Amerika’da albüm yapma gibi sevdalara kapılmış pop sanatçılarının geriye dönüp bakarak, bunu görmesini ve örnek almasını isterim.

Fransa’da da çok önemli bir seyahatleri var…
Tabii, Fransa’da dönemin en büyük plak firmalarından birisiyle çalışıyorlar o dönemde. O plak, o güne kadar Pink Floyd, Jimi Hendrix gibi isimlerin de kazandığı “”Academie Charles Cros” ödülünü alıyor. Bu Türkiye’de duyulmuyor bile. Duyulsa bile sonrasında unutuluyor. Daha sonra Ruhi Su ve Tülay German da aldı o ödülü. Bunlar çok başarılı işler ve bu isimlerin çok doğru noktada olduklarını gösteriyor. Kahır Mektubu çok enteresan bir şarkı. Aynı zamanda bir meydan okuyuş. Hem Türkiye’deki müziğe meydan okuyuş, hem arabeske meydan okuyuş, hem de arabeskin popüler bilinen bir kısım isimlerine meydan okuyuş… Ümmü Gülsüm’ün o uzun şarkılarından yola çıkarak Zeki Müren o şarkıyı yaptığını söylüyor, çünkü çok büyük bir Ümmü Gülsüm hayranı. Onu dinleyerek büyüyor ama o şarkıların uzunluğu ve tek düzeliği onu bir şekilde sıkıyor. “Farklı bir tat getireyim” diyor. Murat Belge şarkı için “Arabeskin oratoryosu” der, sahiden de öyle… Sonrasında onun başka bir versiyonunu yaptı “Masal” adında, o çok fazla tutmadı. Kahır Mektubu en bilinen, en sevilen şarkılardan…


“RAP MÜZİK YENİ CİLDE SEBEP OLABİLİR”

Bugün şarkıların popüler olması eskisine göre daha mı zor, daha mı kolay sizce?
Teknolojinin gelişmesiyle başka bir yöne yöneldi. Her şeyden önce internet var internette herhangi bir şekilde meşhur olan bir şarkı, alıp başını gidiyor. Statlar, kulüpler, sinemalar gibi yaygınlaştırıcı araçlara gerek kalmıyor. Eskiden bir kısım kulüpler varmış, insanlar oraya gidermiş, şarkılar orada duyulurmuş ve sonra ilerlermiş. Bir sinema filminde kullanılan şarkının sonrasında büyük patlama yaptığını, insanlara o vesileyle ulaştığını biliyoruz. Bugün başka bir noktaya gitti işte. Dizilerde birtakım şarkılar kullanılıyor, o şarkılar patlama yapıyor ama bunun tek sebebi internet. Birileri internette şarkıyı keşfediyor, alıyor, süzüyor ve sonrasında ilerliyor. Kitlesel durumlara çok gerek yok artık, şarkıların yayılması için…

Çilingir sofrasında rap dinleyemez miyiz?
Rap dinleriz. “Kitapta rap niye yok?” sorusunun cevabı yok. Evet, olmaylıdı bence ama kitabın yazıldığı günlerde Ezhel’den ibaret bir patlama söz konusuydu. Sonrasında arka arkaya çıkan hadiseler fazla olmamıştı, ben de çok rap’e yönelmemiştim açıkçası. Bugün bu kitabı yazsaydım, 6’ıncı bölüm olarak rap girerdi. Rap eksik ama sonrasında belki yeni cilde sebep olabilir.

Kitapta eski ve yeni şarkılar var. Bu neslin şarkılarının hikayelerini araştırırken zorlandığınız oldu mu?
Aslında kitabın özü şarkı hikayelerinden oluşuyor ama şarkının hikayesi yoksa başka hikayelere yöneldim. Yeni nesil şarkıcılar kendilerini biraz daha saklıyorlar hikaye konusunda. Anlatanlar da var. Melek Mosso anlattı… Başka şarkılarda da böylesi hikayelere rastlamak mümkün. Nasıl, ne amaçla, hangi gün yazıldığını anlatan şarkıcılar mevcut. Dolayısıyla çok da zorlanmadım. Hikayesini bulamadığım şarkılarda da başka hikayelere yöneldim. Bu anlamda da bereketli bir kitap.


“BURADAN BİR SÜRÜ KİTAP DOĞABİLİR”

Satır aralarında bazı hikayeleri başka bir kitapta toparlayacağınıza dair ipuçlarıyla karşılaştım. Çiğdem Talu-Melih Kibar hikayesi mesela…Var mı böyle planınız?
Çiğdem Talu-Melih Kibar aslında pop hikayesi içerisinde kendi bağımsızlığını ilan eden hikayeler zinciri oldu. Başta öyle planlamamıştım ama şarkıların da dizilişi öyle oldu. Tanışmadan ayrılmaya kadarki süreci 5 şarkıda özetledim. Oradan kopup bir kitap olabilir, Zeki Müren bölümü daha da büyüyebilir, başka bir noktaya evrilebilir… Rock bölümünü açan Kaan Tangöze’nin Kalmak türküsü ve hemen arkasından gelen Lavinya aslında Özdemir Asaf’ın hikayesini anlatıyor. O başka bir kitaba evrilebilir. Buradan bir sürü kitap doğabilir. Bunu ben yazmak zorunda da değilim. Birileri buradan ilham alıp başka bir şeye de yönelirse ne güzel olur.

Ümit Yaşar Oğuzcan, Özdemir Asaf, Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Attila İlhan gibi bir sürü şairin hikayesini de okuyoruz kitapta. Bugün aynı nesilde olan şair ve besteci ilişkisine, eski dönemlerdeki kadar rastlamıyoruz. Sizce neden?
Evet, neden rastlamıyoruz bilmiyorum. Bugünün bestecileri ile alakalı olabilir. Eskiden şiir besteleyen besteciler vardı, Zülfü Livaneli’den Timur Selçuk’a uzanan… Kaldı ki, Münir Nurettin Selçuk’tan Rüştü Şardağ’a uzanan bir alaturka ekip de var. Hatta arabeskçiler bile şiir besteliyor o dönemde… Kerem Güney, “Anlatamıyorum”u bestelemiş. Şiir ve müzik hep yan yana gitmiş. Bugün de aslında bir şekilde yan yana gidiyor. Kendi şiirini yazan besteciler var artık. Hikaye biraz onunla ilgili herhalde. Son bölüme aldığım 10 şarkıcı, kendi şarkılarını kendileri yazan isimler. Başka bir şairden beslenme arzusu duymuyorlar. Bu demek değil ki, onlar da aslında yönelse ne güzel olur. Keşke olsa… Bülent Ortaçgil de kendi şarkılarını yazarken, bir tane yabancı bir şairin dizelerini alıp “Yağmur”a dönüştürdü. İlhan İrem kendi şarkılarını yazarken Nazım Hikmet’ten, Özdemir Asaf’tan şiirler besteledi. Dolayısıyla şiir-müzik hep yan yana gitmesi gereken bir şey gibi gelir bana… Bugün evet eksikliği var, ama bu böyle mi sürecek, bilemiyoruz.

Anason İşleri’ndan çıkan Hayat Dudaklarda Mey’de birçok değerli isim de illüstrasyonları ile yer alıyor.

“HÜKÜMET, 12 EYLÜL YASAKLARINI KÖTÜ BİR ŞEKİLDE UYGULUYOR”

12 Eylül 1980, Türkiye’nin en karanlık dönemlerini bugünkü sansürle karşılaştırdığımızda, “O karanlık dönemde bile bazı şeyler daha rahat ifade edilebiliyormuş” diyebiliyor muyuz?
Bugün de ifade ediliyor ama çok fazla çevrelenmiş durumdayız.

Bugün hem ekonomik hem sosyal açıdan çilingir sofrası kurmak bile çok zor…
Hem öyle hem de çilingir sofrasından bahsetmek de zor… Daha büyük ve daha saçma bir sansür var bugün. O dönem şarkılarını söyleyen insanlar da kovuşturmaya uğruyormuş, fakat bugünkü gibi konser verememe halleri yok. 12 Eylül’ün o korkunç karanlığına rağmen… Bugün çok daha geriye gitmiş durumdayız. En basitinden Grup Yorum, konser veremiyor, albüm yapamıyor, üyeleri tutuklanıyor. Onun dışında pek çok isim var. Zuhal Olcay’dan Sıla’ya uzanan bir sürü isim sadece sosyal medya paylaşımlarından dolayı ya da bir kısım demeçlerinden dolayı kovuşturmaya uğrayabiliyor. Bu hepimiz için geçerli bir şey. 12 Eylül’ü yok ettiğini iddia edip, onun üzerine yeni bir şey kurduğunu söyleyen hükümet, bugün aslında 12 Eylül’ün yasaklarını çok daha kötü bir şekilde uyguluyor. 12 Eylül’den besleniyor ve onu büyüterek bugüne geliyor. En başta geriye bakıp, “O dönemde de bunlar vardı, bugün de yapılıyor ve daha fenası yapılıyor” diye düşünmek gerekiyor. Sansür bir taraftan da otosansürü getiriyor. Otosansür maalesef en tehlikelisi ve yeni bir şey yapmaya engel. Dolayısıyla biraz dertli bir durum.

KURGU: Korhan TOPÇUOĞLU

Son güncelleme: 13:17 - 28.11.2019