Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Küçük Şeyler’in yönetmeni Kıvanç Sezer, Kayıt Dışı’na konuk oldu: ‘Gerçekle ilişkimiz sorunlu’
Başarılı yönetmen Kıvanç Sezer, ikinci uzun metraj filmi Küçük Şeyler ile orta sınıfa mensup bireylerin hayatına mercek tutuyor. İzleyicilerin, "korunaklı" sitelerde yaşam süren, işsiz kaldığında tüm hayatı sarsılan, modern çağın klişelerine sıkı sıkıya bağlı orta sınıf mensupları ile karşılaştığı film, kadın-erkek ilişkilerine dair de önemli bir tanıklık sağlıyor. Film, geçtiğimiz hafta 100 salonda vizyona girdi, ancak dün 4 salona düştü. Bu durum sinemamız açısından umut kırıcıydı. Kayıt Dışı'na konuşan filmin yönetmeni Sezer ile filmi nasıl zorluklarla çektiğini, film ile birlikte aktarmak istediklerini, orta sınıfın bunalımını konuştuk...
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 7 Aralık 2019 - 13:12

Küçük Şeyler, çeşitli bölümlerden oluşuyor. Filmin üretim sürecinin başlamasıyla vizyona girdiği süre arasında da birçok bölüm var. En başından başlayalım istiyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek alamadınız. Neler yaşandı o süreçte?
Kültür ve Turizm Bakanlığı, sinemaya ve bağımsız filmlere destek veriyor. Ben de ilk filmimi Bakanlığın desteği ile çekmiş bir yönetmenim.

Babamın Kanatları…
Evet… Bu filmde de Bakanlığa başvurduk fakat bir destek çıkmadı. Tabi Bakanlığa, bizim başvurduğumuz dönemde sanıyorum 600 civarında başvuru oldu. Bunların içinde toplam 60 veya 70 proje destek aldı. Biz de o desteği alamayanların konumuna düştük. Ben de bir tweet attım ve dedim ki, “Bakanlık, benim yeni projem Küçük Şeyler’e destek vermemiş. Canları sağ olsun ama ben o filmi yapacağım.” Bir şekilde kendimi bağlayıcı bir söz söyledim. Benim derdim Küçük Şeyler’in hikayesini anlatmaktı. Bugüne dair, orta sınıf, beyaz yakalı bir çiftin kapitalist düzendeki durumlarını, hem hüzünlü hem de absürt meseleyi anlatmaktı benim derdim… Ondan sonra bir arayış süreci başladı. Çok uzun süre nasıl yapacağımı bilemedim.

Bir yönetmen olarak bunu yaşamak çok zor bir durum değil mi?
Çok zor… Bunu yapabileceğimize dair elimizde ilk film de var. Tabii ki Türkiye’de şöyle bir durum var; ilk filmini yapmış, fakat çok uzun yıllar film yapamamış, hatta hiç film yapmamış birçok yönetmen var. İkinci filmin şöyle bir farklı durumu oluyor; siz bu işi yapmaya devam edebilecek misiniz, edemeyecek misiniz? Benim için biraz da var olma mücadelesiydi bu filmi yapabilmek. O noktada Tolga (Karaçelik) ile konuşurken, bana “Senin yapımcın yok mu?” dedi. Ben de olmadığını söyledim.

Kıvanç Sezer ile Moda Kitap’ta buluştuk…

Şunu da hatırlatalım; aslında Tolga Karaçelik ile bir nevi kader ortağısınız. Onun da geçtiğimiz yıl Sundance Film Festivali’nde ödül alan Kelebekler filmi Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek alamamıştı…
Evet… Dolayısıyla o da bu süreçte, “Ben sana yapımcı olayım” dedi. Bana destek oldu. Ben de kabul ettim ve başladık. Sonra başka bir yapımcı Kanat Doğramacı devreye girdi. İki ortak yapımcımız, Işık Sanat ve Bando Post, işleri üstlendi ve kolektif ruhla, bir kooperatif gibi filme girdik…

HERKES HİKAYEYE VE FİLME İNANDI

Gönüllü olarak da rol alan oyuncular oldu mu?
Biz bir şekilde bütün imkanlarımızı bir araya getirip, bu filmde herhangi bir şekilde rol almış, bu filmde çalışmış hiç kimsenin ücretsiz olarak çalışmamasına ve saat aşımı yapmamaya dikkat ettik. Bütün bunlara dikkat ederek, insanlara normalde aldıkları kaşeyi değil ama sendikanın uygun gördüğü miktardaki kaşeyi vererek, planlamımızı iyi yaparak, o insanların da çalışma koşullarını çok zorlamadan bu işi yaptık. Buradaki herkes gönülden çalıştı. Belki bir kişi, iki kişilik iş yaptı. Bu film böylelikle oluştu. Bazı oyuncular bana dedi ki, “Yok canım ne ödemesi?” Ama “Olmaz” dedim. Hakkaniyeti gözetmek lazım. Etrafımızdaki insanların bir araya gelmesi, filmdeki hikayeye ve bizim hikayemize inanması söz konusuydu.

Bu dayanışma aslında bencilliğin had safhada olduğu bu dönemde, filmin başındaki sahne gibi bir ‘orman banyosu’ olmuş…
Evet, böyle diyebiliriz. Birbirimize sarıldık.


HİÇBİRİMİZ PES ETMEDİK

İlk film Babamın Kanatları’nda bir inşaat işçisini anlatıyordunuz. Bu filmde yine inşaatlar, yüksek binalar var… Yaşadığımız küçük şeylerin hayatımızı nasıl büyük şekilde etkileyeceğini ya da büyük sandığımız şeylerin ne kadar küçük olduğuna şahit oluyoruz. Sizin kariyeriniz açısından Küçük Şeyler’in önemi nedir? Bundan sonrası için nasıl bir kulvar açıldı önünüzde?
Birinci önemi bu filmi yapabilmiş olmak. Çalıştığımız herkesle birbirimizin yüzüne gülümseyebilmek ve arkamızda kötü hisler bırakmadan filmi bitirmiş olmak önemli. İleride de birlikte işler yapabileceğimiz bir araya geliş yaratmış olmak filmin en büyük artısı. Ülkemizin bu koşullarında film yapmaya devam edebilmek açısından hem kendime hem de film yapmak isteyenlere diğer insanlara bu yapının bir alternatif sunması ve bir umut olması noktasında çok umutluyum. Gurur duyuyorum bu işin parçası olmaktan. Geçen gün filmin başrolü Alican (Yücesoy) ile konuşuyorduk. Ona da, “Alican, biz bu filmi yapmamış da olabilirdik” dedim. Bir yerde ben pes etmiş olabilirdim, hiçbirimiz pes etmedik. Bunun yansımalarını insanlarda gördüm. Gerçekten herkes projeyi çok sahiplendi. Yapabilmiş olmak, üretebilmiş olmak ve başkalarına umut olmak… Bir adım sonrası tabii filmin içeriğine dair. Film çok bugünü anlatıyor. Çok bizden bir film…

2010’lu yıllardan itibaren edebiyatta, sineamda bu orta sınıf meselesiyle çok karşılaşıyoruz. Küçük Şeyler’in absürt ve incelikli bir dille hikayeyi anlattığını düşünüyorum. İlk filme göre farklı bir sinema diliyle karşı karşıyayız. Bu üslup nasıl oluştu?
Bu film daha çok bana benzeyen bir film. Ben de günlük hayatımda ironiyi, müstehzi bir şekilde olaylara yaklaşma dilini severim. Bu filmin de öyle bir dili var. Ben bu filmin kendisini çok ciddiye alan bir film olmadığını düşünüyorum. Babamın Kanatları bunun tersine anlattığı konu gereği kendisini ciddiye alan bir film. Çünkü benim de ciddiye aldığım bir konu. İlk film olarak da benim hayata bakışımı yansıtıyor. Bu filmse beni yansıtıyor. Benim için her zaman çok özel bir film olacak Küçük Şeyler… Bu filmle ilgili yapılan eleştirileri, yorumları takip ediyorum, okuyorum. İşime yarayanları bir kenara koyuyorum, cebime atıyorum. Bir yönetmen olarak gelişimimde bunu bir aşama olarak görüyorum. Benim film yapma şeklim, daha ziyade bana dokunan bir hikayeyi, bir meseleyi kendi içime atıp, onu kendi süzgecimden geçirdikten sonra tekrar senaryoya yansıtma şeklinde oluyor. İki filmde de bu şekilde oldu. Bunlar çok farklı üsluplar olarak tezahür etti. Fakat baktığımız zaman hikayeyle çok örtüşen üsluplar kullanmaya çalıştım. Buradaki absürt ve mizahi tonu, yer yer gerçek üstü tonu, yazarken de “Acaba bunu becerebilecek miyim?” diye sordum. Biraz da şunun güveni vardı; Babamın Kanatları gibi bir filmi prodüksiyon zorluklarına rağmen çekebildiysem, bunu da çekebilirim. O güven duygusuyla beraber kendimi serbest bıraktım. Zihnimdeki imgeler neyse, onu en açık şekilde kağıda döküp, ondan sonra tekrar bakacağım dedim. Benim için yazma süreci, bir yeniden yazma sürecidir. Sürekli yazarım, tekrar yazarım, uzun bir sürece yayılır. Bundaki tür değişim meselesini de yeni bir açılım olarak görüyorum.

Filmdeki bir bölümden ilhamla sorayım; yazarken bir yaşam koçunuz oluyor mu?
Yaşam koçumuz, (y)önderimiz yok da, senaryo doktorları ile çalışırım. İki filmde de senaryo doktorlarıyla çalıştım. Berlin’de iki kişi var, onlarla çalıştım. Onlar senaryoya bir psikanaliz düzeyinde analiz yaptı. Ondan çok faydalandım. Onun haricinde eşim, dostum, annem, arkadaşlarım ve çevremin görüşlerine önem veririm. Yazma sürecini kendi sezgilerimle yapıyorum.


TOPLUM GERÇEĞİ KABUL ETMEME EĞİLİMİNDE

Bu film orta sınıfın yanı sıra bir kadın-erkek ilişkisini de anlatıyor. O ilişkide psikolojik ve fiziksel şiddetten bahsedebiliriz. Bu bağlamda ne söylüyor film bize?
Kadın ve erkek evlilik formunda ya da sevgililik formunda, maskelerle değil de, kendi gerçek yüzleri ile birbirleriyle iletişim kurabilirlerse, daha yalansız yaşayabilirlerse, realiteyle gerçekçi bir düzlemde yüzleşebilirlerse daha iyi bir ilişki yürütme şansı olur. Bizim içinde yaşadığımız toplum biraz gerçekliği kabul etmeme ya da gerçekliğin bizim işimize yarayan kısmını alarak onu maniple etme eğiliminde. Bizim gerçekle ilişkimizde böyle bir sorun var. Bu ilişkilere de yansıyor. Dolayısıyla ilişkilerin kalitesi düşüyor, mutluluk üretme potansiyeli azalıyor. Bazen bir ilişkinin içinde iki yalnız insan formuna dönüşüyor. Ben bu maskeler formunu bir zebra maskesiyle, palyaço maskesiyle, Japon dansçı maskesiyle anlatmaya çalıştım.

Filmi izledikten sonra Richard Sennett’in Karakter Aşınması kitabı aklıma geldi. “Başarısızlık, en büyük modern tabu” diye bir cümle vardır kitapta… Filmin dertlerinden bir tanesinin de bu cümle ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Orta sınıf bize demokrasiyi daha da geliştirecek bir sınıf olarak anlatıldı, ancak bugün öyle olmadığını, sınıf farklarının arttığını, demokrasinin gerilediğini, milliyetçiliklerin arttığını görüyoruz. Sizin bakış açınız nedir orta sınıf olgusuna?
Ben Richard Sennett’in Karakter Aşınması kitabından çok faydalandım. Orada bir sahne vardır; işten atılan bir kişi ağlayarak, kendisini nasıl geliştireceğini sorar patronuna… Bizim sahnelerden birisi de o sahneden esinlenmedir diyebilirim. Çünkü artık bir karakterinin olmadığını iddia eder. Bu karakterin aşındığını söyler. Bahsettiğimiz orta sınıf da bu aşınmadan mustarip diye düşünüyorum.

Kitaptan bir cümleyi de not almıştım, onu da paylaşmak isterim: “Yeni kapitalizmin esnek ve kısa vadeli zaman anlayışı, kişinin işinden anlamlı bir anlatı ve dolayısıyla bir kariyer oluşturmasını engelliyor.” Yaşam koçuna gitmek, düşünce sıfırdan başlayamama hikayesi de böyle bir şey olsa gerek…
Tabii ki… Sosyolojik olarak da orta sınıfa baktığımız zaman şöyle bir şey görüyoruz; gerçek değil. Alt sınıfa baktığımızda gerçek insanlardan bahsediyoruz. Sorunları, sorunları çözme biçimi daha gerçek. Filmdeki taksici karakteri mesela… Daha gerçek bir düzlemde kendi durumuna yaklaşıyor. Bizim karakterimiz olan Onur’un ve günümüz orta sınıfın problemi gerçek olamayışı. Kendisini çalışan bir işçi olarak tanımlamıyor. Patronla özdeşleştiriyor ve onun yerine geçmek istiyor. Girişimci ruhla, start-up’la sınıf atlama derdinde. “Kendimi nasıl daha iyi inşa edebilirim?”, “Bir şey hayatında kötü gidiyorsa o senin suçundur” gibi kişisel gelişim ideolojisine çok fazla kendisini kaptırmış. Aslında patron ve kapitalist sınıf tarafından da yeterince umursanmıyor.


Orada, “Patron olabilirsin, biraz daha tüket” mesajlarıyla da haşır neşir ediliyor…
Doğru… Çünkü bu sistemin dinamolarından da bir tanesi. Aslında bir maaşlı çalışan ama yüksek maaşlar aldıkları için ciddi bir tüketim kapasiteleri var. O yüzden de kendisini ürettikleri ile değil de tükettikleri ile var etmeye çalışıyor. O yüzden gittiği tatili, yediği yemeği, hangi restorana gittiğini, o restorandaki yemeğin kalitesini, bütün bu sıkıcı şeyleri anlatma kapasitesine sahip…. Çünkü altında bir boşluk var.

ÜÇÜNCÜ FİLMDE MÜTEAHHİTİ ANLATACAK

İlk filmde bir işçinin hikayesini, bu filmde bir orta sınıfa ait birisinin hikayesini gördük. Bundan sonrasında kimin hikayesi ile karşılaşacağız?
Müteahhitin hikayesi ile karşılaşacağız.

Yine belli sorunlarla mücadele edeceksiniz belki ama takvim belli mi?
Werner Herzog’un bir sözü var; “Her filmimden sonra, yeni filmi çekmenin daha kolay olacağını zannettim ama her seferinde sıfırdan başladım.” Bizde de öyle olacak. Üçüncü film, ilk iki filmde ismi geçen müteahhit Şefik Babaoğlu’nun hikayesi olacak. Şu anda o dünyanın içinde kendime alan açmaya çalışıyorum. Biriktirdiğim hikayeler, gözlemler, tespitler var. Acele etmiyorum. En az 2 yıl sürüyor senaryo yazmam. İyi bir yere geldiğinde prodüksiyon sürecine başlayacağız.