Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Onur Ünlü: ‘En büyük sorunumuz insanın kendisini ciddiye alması’
Onur Ünlü: ‘En büyük sorunumuz insanın kendisini ciddiye alması’
Onur Ünlü, Türk sinemasının nevi şahsına münhasır isimlerinden... Son olarak Gerçek Kesit: Manyak'ı yönetti. Takipçilerini ve sinemayla yakından ilgilenenleri şaşırttı. Ünlü için birçok yorum yapılıyor. 'Çok film çekiyor' eleştirisi onlardan birisi. 'En temel sorunumuz insanın kendisini ciddiye alması' ifadelerini kullanan Ünlü, bu eleştiriyi, "Bakkala gidip, 'A bugün de bakkalı açmışsın' diyor musun? Adamın işi bakkal açmak, benim de işim film çekmek" diyerek yanıtlıyor. Son zamanlarda hep dillendirdiği Mor Koyun hareketini ise şöyle tanımlıyor: "Sinemanın giderek orta sınıfın elinde tutsak olduğunu düşünüyorum. Onu oradan geri alıp, bir filmi film yapan şeylerin kendisine geri vermenin gerektiğini düşünüyorum."
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 9 Nisan 2018 - 10:25

Arka Pencere’deki röportajda ‘Gerçek Kesit: Manyak’ı meraktan çektiğinizi söylediniz. Neye yönelik bir meraktı bu?
O filmin ruh durumunu.

Ruh durumu birçok şey söylüyor. ‘Gerçek Kesit’ gerçekliğin absürt hali mi, yoksa ta kendisi mi sizce?
İkisi de değil. Gerçek Kesit’e yapabileceğiniz en büyük haksızlık, onu olduğundan başka şekilde anlamdırmak olur. Aslında Gerçek Kesit’in kendisi yapılırken, bir mana arayışı olduğunu düşünmüyorum. Sadece düşük prodüksiyonlu birtakım hikayeler çektiler onlar. Gerçek Kesit’e manayı dışarıdan biz yükledik.

Nasıl bir manaydı yüklediğimiz?
Kimimiz eğlendik, kimimiz iyi bir şey olduğunu düşündük, kimimiz berbat bir şey olduğunu düşündük. Neticede ortaya ‘kitsch’ bir duygu çıktı. O kitsch duyguyu sevdik hep beraber.

Bu filmi çekme nedeniniz toplum olarak ‘manyaklaşmamız’ mı?
Yok, hayır! Tamamen, merak ettim. O filmi çekmek istedim sadece.

onurunlu

Onur Ünlü ile Beyoğlu Sineması’nda buluştuk.


Filmi çektikten sonra hissettiğiniz his neydi bize dair?

Daha çok, film çekmekle ilgili bazı duygular kaldı geriye. Daha teknik şeyler.

‘Sarı Bıyık’ Cahit Kaşıkçılar’la nasıl bir araya gelip, bu filmi çekmeyi kararlaştırdınız?
Cahit Bey’le biz daha önce dizi yapıyorduk, birkaç bölüm çalışmıştık. Başka bir arkadaşımız da Cahit Ağabey ile olan tanışıklığından bahsetti. ‘Olur mu, ne yaparız’ diye düşünürken bu film gelişti.

FATİH TERİM ESPRİSİ ÇOK ANLAŞILMADI

Gerçek Kesit’te birçok ünlüyü de görüyoruz. Bunun sebebi neydi?
Ufak bir şaka geldi aklıma. Özellikle yapmadım. Bir de benim çekeceğimi duyunca, birçok isimle de çalışamadım. Birçok insandan tehdit aldım, ‘Ben de oynayacağım’ diye… Ama, bu kadarına yer vardı.

Fatih Terim’in ‘Everything is something happened’ sözünü felsefeci Martin Heidegger’e atıfla görüyoruz filmin başında…
Şimdi bak! Filmin başında bu lafı yazıp, altına Heidegger’i koyunca filmden aşağı yukarı ne beklenilmesi gerektiğini anlamalı seyirci. Ben bu seyirciyle ilgileniyorum. Bunu görüp, ona göre düşünmeli seyirci. Çok anlaşılmadı, ben daha çok anlaşılacağını tahmin ediyordum. Uyanamadılar ona…

onurunlu4

SİNEMA ORTA SINIFIN ELİNDE TUTSAK

Mor Koyun hareketinden çok bahsediyorsunuz. Filmin açılışında da logosunu gördük. Nedir bu hareket?
Prensip olarak Mor Koyun hareketinin aslında itirazı, orta sınıfın dünya görüşüne. Dolayısıyla da orta sınıf tarafından onaylanan sinema görüşüne. Ve buradan yeni bir hem film yapma biçimi, hem de film olmuş şeyin kendisinin yeni bir şey söylemesi üzerine gidiyor.

Ne öneriyor bu hareket bize?
Şöyle bir şey öneriyor: Var olan dramaturjiden sıkılmış durumda. Festivalde gösterilecek Put Şeylere film üzerinden konuşabiliriz daha çok. Başka türlü anlatmakla ilgili… Sinemanın giderek orta sınıfın elinde tutsak olduğunu düşünüyorum. Onu oradan geri alıp, bir filmi film yapan şeylerin kendisine geri vermenin gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de film yapanın kendisinin, çeken ya da yazan demiyorum, iç tutarlılığının, filmin kendisinde de iç tutarlılık sağlayacağını düşünüyorum. Bu iç tutarlılığa güvenen bir film yapıcısının sinemayla ilgili bilinen her şeyi boş vereceği kanaatindeyim.

‘Sinema için sinema’ diye özetleyebilir miyiz?
Öyle özetlemek istemem.

SIKINTIMIZ DÜNYA GÖRÜŞLERİMİZDE

Peki, bizim anlatım biçimlerimizde mi sıkıntı var, yoksa hikayelerimizde mi?
Dünya görüşlerimizde. Temel olarak film yapan herkes, politik doğruculuk üzerinden her şeyi düşünüyor. Ama politik doğruculuk denen şeyin doğru olduğundan emin değiliz. ‘Bunu böyle kabul edelim de, fazla tartışmayalım’ denilip üzerinde uzlaşılan bir sürü şey var.

Sizin sanatınız ne muhalif ne de muhafazakar kutba düşüyor. İkisi içerisinde de tanımlanmıyorsunuz…
Bunun böyle olacağı baştan belliydi. Günün birinde bir şey yaparsam, yaptığım şeyin herhangi bir yere kolaylıkla konulamayacağını ben de hissediyordum.

Provokatif de bir süreç. İzleyicileriniz provoke olmasından da hoşlanıyorsunuz…
Evet, hoşlanıyorum. Provokasyon çok istismar edilebilir bir şey. Ben istismar etmeden provoke etmeye çalışıyorum.

Bir kibirli yaftası yapıştırılmaya da uygun aslında…
Onu ben bilmiyorum. O biraz şeyle ilgili. Bana kibirli diyenlerin belki özgüven sorunları vardır. Özgüven sorunu olan insanın bana kibirli demesi, beni kibirli yapmaz. Belki benim tersten bir özgüven sorunum vardır. Fazla özgüvenliyimdir. Onun için sana kibirli diyenin kim olduğu önemli.

Bunları kafaya taktığınız oluyor mu?
Hayır, hiç ilgilenmiyorum.

Gerçek Kesit’e dönersek, anne figürü ön planda. Sizin de şiirinizde anne figürü baskın. Bir benzerlikten söz edebilir miyiz?
Hayır yok, çünkü senaryoyu ben yazmadım. Bazı light motiflerle katkıda bulundum. İşte, filmin içindeki askerdir, balıktır ve saire. Temel hikayeyi ben kurmadım.

BENİM MUHATABIM TEK BİR SEYİRCİ

Sinemayla ilgili bir de izleyici olgusu var. Sizin kafanızdaki ideal izleyiciyle, sizi takip eden insanlar arasındaki farkı nasıl görüyorsunuz?
Ben kafamda her zaman bir tek seyirci kurarım. Bir tek seyirci, benden daha akıllı, bilgili, yetenekli birisi var. Benim muhatabım o. Kafamdaki aslında olmayan kişi.

onurunlu2

Son 15 yılda en çok izlenen 10 film arasında 8’inin komedi olduğunu görüyoruz. Sizin Recep İvedik’le ilgili değerlendirmeniz çok konuşulmuştu. Bu popüler filmlere karşı yorumları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Orada zaman zaman bir haksızlık duygusu yaşadığım oluyor. O video, izlendiğinde görülecektir ki, bambaşka bir yerden giriyorum. Ben şahsi olarak da algılamadım onu. Birisi bir şey söylüyor ve söyleyene haksızlık yapılıyor. Aslında ne denildiğine bakılabilir ama, kim yarım saatlik videoyu izleyecek, bir dakikalık bölümle ilgili konuşmak varken!

HERKES ÇOK RAHAT KONUŞUYOR!

Sizin filmlerinizde kendisiyle dalga geçen karakterlerle çok karşılaşıyoruz. İnsanların kendisiyle dalga geçtiği dönem bitti mi?
En temel sorunumuz insanın kendisini ciddiye alması! Tek tek herkes, kendisini çok fazla ciddiye alıyor. Özellikle bu sosyal medyanın kullanımı arttıktan sonra… Ben bu tehlikeyi öngörmüştüm. Bu artık dayanılmaz bir hale geldi. Herkes her konuda konuşma hakkı hissediyor ve bunu da sınırsızca kullanma gayreti içinde. Bence birçoğunun ne kadar aptal göründüğüne dönüp bakması lazım insanların. Her konuda bu kadar şey biliyor olamayız, her konuda bu kadar konuşmamalıyız. Benim hayatta bildiğim şeyler var, bilmediğim şeyler var. Bilmediğim şeyler hakkında konuşmaktan hicap duyarım. Ama herkes çok rahat konuşuyor. İnsanların kendisini ciddiye alması, senin yaptığın şeylerdeki ‘humor’un da görülmemesini getiriyor. Senin ironik olarak söylediğin şeyi de ciddiye almaya başlıyorlar. O zaman da boşu boşuna söylemiş durumuna düşüyorsun. Hep söylüyorum. Parmağıma bakma, işaret ettiğime bak. Ama Allah’tan arada, benim ne yapmak istediğimi anlayan insanlar var. Geriye bir kişi de kalsa ben devam ederim bunu yapmaya. Onaylayıp onaylamaması, sevip sevmemesi başka bir durum. Benim ne yapmak istediğimi anlar ve sevmez. Başımla beraber. Mesela, bu filmi Gerçek Kesit’i kullanıp, çok para kazanmak için yaptığımızı düşünüyorlar, ama ben her zamanki gibi yine kopya alamıyorum. Maksimum 50-60 kopyayla çıkacak. Bu kopyayla satabileceği bilet sayısı belli.

Peki, neden yapıyorsunuz?
Birtakım mesleki ve kişisel sebeplerden. Yapıyorum, çünkü yapabiliyorum. Bir de başkalarına cesaret versin diye yapıyorum. Put Şeylere mesela düşük bütçeli bir film ama bence kuvvetli bir film. Dene, yapabilirsin. Her film başyapıt olmak zorunda değil. İki tane kötü yaparsın, sonra iyi yaparsın, ne olacak. Kim bana hesap yapabilir!

Çok film çekiyor eleştirisine de birnevi cevap verdiniz…
O, bir de şu. Bakkala gidip, ‘A bugün de bakkalı açmışsın’ diyor musun? Adamın işi bakkal açmak, benim de işim film çekmek.

Yapay bir derinlik arayışından mı kaynaklanıyor bu ‘çok film çekiyor’ eleştirisi?
O zaman şu sonuç çıkıyor. İki-üç senede bir film yapan arkadaşlarımızın filmlerindeki derinlik mi arzulanıyor, ne arzulanıyor? Ben anlamıyorum ki! Üç senede, dört senede bir film yapıldığında onları da seyretmiyor muyuz hep beraber?

AÇIK ŞEKİLDE SANSÜR VAR

Bundan 4 yıl önce TRT’de Leyla ile Mecnun dizisini yapıyordunuz. Şimdi düşününce öyle bir işin TRT’de olması çok fantastik geliyor kulağa. Bu değişim sizi nasıl etkiliyor?
Açık şekilde sansür var bir kere. Zaten konuşuluyor. Setten başlayan, yapımcı, kanal ve birtakım kravatlı ağabeyler ekseninde sansür mekanizması işliyor. Bizim yaptığımız işler sansüre gelmiyor. Herhangi bir açık kanalda kafamıza göre bir şey yapmamız mümkün değil. Şimdi yönetmen olarak, ilgilenmem ne yapıldığınla, bir teknisyen olarak, Cingöz Recai’deki gibi, bana senaryo verirler, herhangi bir kanalda zanaatimi icra ederim. Hiç diyaloğa karışmam, haftalık paramı alırım. Bu bir ihtimaldir. Kendimizden bir şeyler söyleyelim diyorsan da alternatif mecralara kaymak zorundasın.

Bu durum dizi sektörünü nasıl etkiliyor?
Ben her şeyden önce senaristim. Televizyon senaristliği yapmanın ne kadar ağır ve berbat olduğunu biliyorum. Bu ülkede televizyon yazarlarının yazdığı şeylere burun kıvıracak son insanım. Çünkü, onların benzerlerini yaptım. Belki, gerekirse tekrar yapacağım. Şartları bilemezsin. O arkadaşlar, çok yetenekli ve değerliler. Fakat, onlardan bir şey isteniyor ve onlar da istenileni yapıyorlar. ‘140 dakika dizi mi olur’ diyorsun, yapma! Ben yapmıyorum. Ya da konuşmayacaksın ve izlemeyeceksin. Ben yapmıyorum da, izlemiyorum da. O çevrenin dışındayım ben. Mümkün mertebe de yapmamaya çalışacağım bu durumda. O çocukların durumu zor. Hiç de kötü, yeteneksiz ve aptal değiller. Sadece onlardan aptalca şeyler istendiği için, onlar da onu yapıyorlar. O da kolay değil. Kendinden daha aptalca şey yapmak daha zordur.

Bir yandan da ekmek parası kazanmak gerekiyor…
Evet, yapıyorlar. Çocuklar çalışıyor, kazanıyor. İçlerinden gidip film de yapan çıkıyor ya da hiçbir şey yapmıyor. Gidiyor ev alıyor, yazlık alıyor orada oturuyor. Ne isterse onu yapar.

onurunlu5
ÇİFTLİKBANK ÇOK İYİ OLDU!

Leyla ile Mecnun sürseydi, bu Çiftlikbank, Uber-Sarı Taksi tartışmalarını Onur Ünlü, nasıl işlerdi dizide?
Düşünmedim. Ama, Uber’i tutardım.

Çiftlikbank’a ne dersiniz?
Çok iyi oldu! Geçen sette sabaha karşı 04:00’te soğukta konuştuk. Hepimiz yorgunuz, üşüyoruz. Bir iş yapıyoruz, karşılığında bize para veriyorlar. Öbürü, bir para verip, evde oturup 3 katını geri almak istiyor. Keşke daha çok kaybetselerdi.

SİNEMA SARTRE’IN DURUMUNDA

Jean Paul Sartre bir konuşmasında “Bir şey yazdığımda, yazdıklarım temelinde benden taleplerde bulunmaya başladılar. Davranışlarımın kelimelerimle uyumlu olması için beni zorladılar. Ben de buna uydum. Bir noktada kendimi kamuoyu tarafından rehin alınmış halde buldum” diyor. Sizin takipçileriniz de sizi biraz fanatikçe takip ediyor. Bu durumu hissettiğiniz oluyor mu?
Yok, yaşamıyorum abi! Çünkü hiç ilgilenmiyorum. O sırada neyle ilgileniyorsam, kafayı neye taktıysam istediğim gibi anlatıyorum… Ama bu bir tehlikedir. Sartre tabi bunu dünya çapında bir baskı halinde yaşıyor. Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum. Bizim gibi yazan-çizen herkesin üzerinde bu bir baskıdır. Fakat, ben bu konuda iddialıyım. ‘Hiçbir zaman yaptığım şeye ne derler’ diye düşünmedim. Gerçekten neyi yapmam gerektiğini düşünüyorsam, onu yaptım. ‘O rehin alındım diyor’ ya, sinemanın Sartre durumunda olduğunu düşünüyorum. Sinemacıların genelinin festival baskısından, seyirci baskısından dolayı kendilerini rehin verdiklerini düşünüyorum. Sinema tutsaktır dediğim bu. Bak işte Sartre baba çok güzel anlatmış! Çünkü, orta sınıfının estetik anlayışı, görüşü hayırlı bir şey olsaydı, dünya bu halde olmazdı. Benim, sonuca ulaşmam çok basit. Dünya bu halde, çünkü dünyanın yüzde 90’ı orta sınıftan ya da orta sınıfa özenen insanlardan oluşuyor. Çocuklara konulan abuk subuk ismilerden, manasız şekilde pikniklere gitmelere kadar, insanlar kendilerine ait olmayan şeyler yapıyorlar.

Son güncelleme: 14:54 - 09.04.2018