Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Tesadüfen gelen ilham şimdi 38 ülkede
Tesadüfen gelen ilham şimdi 38 ülkede
Dünya genelinde 38 ülkede yayınlanan 'Penceredeki Kadın / The Woman in The Window' romanı Pena Yayınları etiketiyle Türkiye'de de kitapseverlerle bulşutu. A.J. Finn'in ilk romanı 'Penceredeki Kadın' zekice planlanmış ve aklını korumak için savaşan bir kadının hareketli portresini anlatıyor. Gerilim kategorisinin dikkat çeken romanlarından olan Penceredeki Kadın'ın yazarı Finn ile konuştuk... 
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 5 Mart 2018 - 16:17

Kendinizden biraz bahseden misiniz?
Üç büyük aşkım; kitaplar, filmler ve köpeklerdir. Açgözlü bir okurum, eski filmlere bayılırım (tabii yenilere de) ve altı köpekle birlikte büyüdüğüm –hepsi aynı zamanda değil– için de bir belki de iki köpeğimin olmasını çok isterim. Aktif olarak yüzmeye, yelkenciliğe devam ediyorum ve spor salonlarına da gidiyorum. Üniversiteden mezun olduğumdan beri yayıncılık sektöründe yer alıyorum. J.K. Rowling, Stephenie Meyer gibi birçok yazar ile çalışma fırsatı buldum. Son yıllarda, seyahat hastalığına yakalandım ve mümkün olan her fırsatta yurtdışına çıkmaktan keyif alıyorum. Şu anda New York'ta yaşıyorum ama zamanımı iki şehir arasında bölüştürebilmek için Londra'dan da bir daire almayı planlıyorum.

finn2
İlk romanınız Penceredeki Kadın, dünya genelinde ilgiye mazhar oldu. Nasıl ortaya çıktı eser? 
Bir gece, kanepemde uzanmış Arka Pencere'yi izlerken periferik görüşümde bir ışık fark ettim. Sokağın karşısındaki komşum oturma odasının ışığını açmıştı. New York'un geleneklerine uygun olarak, sandalyesine oturup uzaktan kumandasını televizyonuna yöneltene kadar geçen bir an için kadını seyrettim. Arkamda, benim kendi televizyonumda, Thelma Ritter, bahçenin karşısındaki Raymond Burr'u gözetleyen Jimmy Stewart'a çıkıştı: “Tam bu dairede, belanın kokusunu alabiliyorum.” İlginç, diye düşündüm -altmış yıl sonra- tam da Stewart'ın kendisininkini gözetlediği gibi benim de kendi komşumu gözetlemem. Röntgencilik ilkel içgüdülerden biridir; etrafımızda neler olup bittiğini merak etmeye programlanmışız gibiyizdir. Her nasılsa, bu tesadüfi olay Penceredeki Kadın'a ilham verdi. Hikâye oldukça süratli bir biçimde ilerledi. Ve aynı zamanda Anna Fox uzun ve hızlı adımlarla beynime girdi. Depresyona girmiş bir insan olarak, keder, ıstırap ve korku gibi birçok özel terimle yıllarımı geçirmiştim. Ama bunda da iyi bir yan vardı: Bu duygular güçlü bir empati geliştirebilmeme yardımcı oldular. Değersiz, fiziksel olarak kusurlu, sosyal olarak tuhaf, sevgisiz, şanssız, umutsuz ve çaresiz olarak algılanan ya da kendisini böyle algılayan insanları özel olarak çekici bulurum. Ben bütün bunların ya da bütün bunlar ben oldum. Ve bu empatiyi, olağan dışı koşullar içinde kapana kısılmış, karmaşık bir kadın karaktere uygulamak istedim.

SİNEMA GİBİ HAREKETLİ BİR HİKAYE YARATMAK İSTEDİM

Hikâyenin hakları Fox200 tarafından satın alındı. Kitabın yazarken, hikayenin sinemaya da aktarılması aklınızdan geçmiş miydi?  
Sinema ya da televizyon versiyonlarının faydasından yararlanmadan çok satmış bir sürü kitap sayabilirim: Donna Tartt'ın Gizli Tarih'i, Erik Larson'un Beyaz Şehirdeki İblis'i, Patricia Cornwell'in romanları… Ve buna paralel olarak birçok popüler kitap da popüler olmayan filmlere ilham olmuştur. (Aklıma ilk gelen James Patterson'un Alex Cross gerilimleri oldu.) Bir sinema ya da televizyon uyarlaması büyük ihtimalle kitabın satışını arttırabilir ama filmi yapmak uzun bir zaman aldığı için proje beyaz perdeye ya da ekranlara yansıyana kadar kitap genellikle kendi doğal akışını bulacaktır. Örneğin, Pi'nin Yaşamı sinema versiyonundan hemen hemen on yıl önce basılmıştı. Kitap, film sayesinde yeni bir hayat buldu ama her kitap için durum böyle değildir. Eğer film iyi satmazsa kitap da daha fazla baskı yapmayabilir. Penceredeki Kadın'ı yazarken bir sinema gibi hareketli olan ve öyle hissettiren bir hikâye yaratmak istedim bunun nedeni basitçe Hitchcock'un benim ve hikâyenin üzerindeki etkisidir. Ama kurguyu sinemaya uyarlanması kolay olsun diye hassas bir şekilde ayarlamayı düşünmedim.
finn3
Kitabın ana karakteri Anna Fox nasıl bir karakter? 
Anna, bir zamanlar kariyerinde çok başarılı çocuk psikoloğu bir kadın. Kariyeri ile birlikte aile hayatına da önem veren, sevgi dolu bir ailesi olan Anna, ailesi ile geçirdikleri kaza sonucunda kızını ve eşini kaybetmiş -ölü olmalarına rağmen onlarla iletişim kurmaya devam ediyor- ve kaza sonrasında yaşadığı şok ile agorafobi hastalığına kapılmış bir kadın olarak karşımıza çıkıyor. Evden dışarı çıkmayarak yaşadığı süre boyunca bol miktarda şarap içen ve doktorunun verdiği ilaçları yanlış şekilde kullanan Anna, ev yaşantısında; internet üzerinden satranç oynamak, internetten Fransızca öğrenerek ve komşularını penceresinden gözetleyerek vakit geçiriyor. Birgün komuşlarından birisini izlerken şaşırtıcı bir olaya tanık olan Anna, yaşadıklarını ne polise inandırabiliyor ne de etrafındaki diğer insanlara inandırabiliyor. Suç romanlarında madde kullanan güvenilmez kadın karakterler oldukça yaygındır. Ama bence (ya da en azından umarım ki!) Anna daha farklı ve daha çekici bir karakter. Zamanını hep kendine acımakla geçirmiyor; hatta internet üzerinden başka agorafobiklere tavsiyeler veriyor, yaşam kalitelerini yükseltmelerine yardımcı olmak için psikolog olarak edindiği tecrübeleri kullanıyor. Zeki, komik; kendinin farkında. Okuyucular onda kendilerinden bir şeyler bulabiliyor, onunla aynı hisleri paylaşıyor, onu ilgi çekici buluyormuş gibi görünüyorlar.

ANNA FOX’U BENİMSEMİŞ GÖRÜNÜYORLAR

Penceredeki Kadın Amerika'da daha satışa sunulmadan çok ilgi gördü. Sizce başarınızın sırrı nedir?
Bir sır var mı gerçekten bilmiyorum. Okuyucular Anna Fox karakterini benimsemiş görünüyorlar. Kitap hakkında neyi beğenmiş olurlarsa olsunlar verdikleri tepkilere çok minnettarım.
finn4
Favori yazarlarınız kimler? 
Bu liste saat başı değişebilir. Şu anda, ilk üçüm, maceraları sadece zekice kurgulanmış ama aynı zamanda çok da güzel yazılmış olan Sherlock Holmes'un yazarı Arthur Conan Doyle; karakterleri etik ile ebedilik arasında dokunaklı bir şekilde cebelleşen Graham Greene; ve Patricia Highsmith. Onun işleri beni hem hayran bırakır hem de rahatsız eder çünkü etik olarak eğitici olması gereken dedektif kurgularının normlarını alt üst eder: çoğu suç hikâyesinin sonunda suçlunun cezalandırılacağına, masumun kurtarılacağına ve düzenin idame ettirileceğine güvenebiliriz. Highsmith'te öyle değil; onun anti kahramanları başta Tom Ripley olmak üzere birçok ciddi suç işler ve kurtulurlar. Ama yine de kendimizi onların başarmasını isterken buluruz! Bu anlayamadığım bir kara büyü gibi bir şey… Ama hoşuma gidiyor. Ama Charles Dickens'ı, mükemmel bir hümanist olan İngiliz romancı E. M. Forster'ı, dedektif kurgusunun altın çağının en büyük yazarlarından biri olan Josephine Tey'i ve çağdaşlarımız arasında da Alan Hollinghurst, Henry James, Kate Atkinson, Gillian Flynn, Tana French, Sicilyalı suç yazarı Andrea Camilleri ve çok komik Carl Hiaasen'i de sayabilirim. Bu yazarların paylaştığı şey, güçlü öykücülüğü duygusal derinlik ve fikirsel içerikle birleştirme yetenekleri. Onlar, boş kalorili ‘abur cubur' kitaplar yazmazlar.

İkinci kitap ne zaman geliyor? Yeni kitabınız hakkında vereceğiniz tüyolar neler?
Yeni kitabımda psikolojik gerilim romanı olacak. Bu sefer Amerika'nın başka eyaletinde geçeceğini söyleyebilirim. Yeni kitapta Agatha Christie ve Arthur Conan Doyle tarzı klasik dedektif kurgularına göndermeler var. Ama tahminimce Penceredeki Kadın'ın uluslararasında tanıtımı uzun sürecek. Hala gitmediğim ve ilginin çok görüldüğü birçok ülke var. Ve tabiki Türkiye'yi ziyaret etmeyi çok istiyorum. Yakın zamanda umarım Türk okurlarımla da buluşurum.