Sözcü Plus Giriş

Tutkunun Öyküsü: Senin, Meliha

Romancı ve şair Hasan Öztoprak, Remzi Kitabevi’nden yayınlanan yeni romanında kıtlık ve bunalım günlerinde tutkunun öyküsünü anlatıyor.

Güncellenme: 00:55, 19/03/2021
Tutkunun Öyküsü: Senin, Meliha

● “Senin, Meliha” aynı zamanda bir dönem romanı. 1940'ların ilk yarısında geçiyor, İkinci Dünya Savaşı'nın yol açtığı karneli sıkıntılı zamanlarda… Öne çıkan bir aşk öyküsü ama toplumsal yapı da işleniyor. Böylece bir dönem Anadolu gerçeğini mi araştırmak istediniz?

Meraklı bir tarih okuyucusu olduğumu söylemeliyim. Yakın Türkiye tarihi bu okumalarımın arasında oldukça önemli bir yer tutuyor. 1940'ların kendine özgü yapısı ise her zaman ilgimi çekmiştir. Avrupa'da süren savaşın ülkeye yansıması, içerde sürüp duran tartışmalar, saflaşmalar, ekonomik sıkıntıların halka yansıma düzeyi, politik mücadeleler hepsi de araştırılmayı, üzerinde durup düşünmeyi fazlasıyla hak ediyor. Bir romancının bütün bu olgulara bakışı elbette araştırmacılardan, tarihçilerden oldukça farklıdır.

Türk edebiyatında bu dönemi layıkıyla anlatan pek çok roman var. Ben böylesi bir ortamda, bütün bu sıkıntıların bir aileye yansımasını ve toplumsal alt üst oluşların ailevi değerler dizgesini nasıl çökerttiğini işledim. Bunu da bir aşk hikâyesi ile süsledim. Aragon'un şiirinde söz ettiği, hayat herkes için kötüyken, gerçekten de “Mutlu aşk yok mudur?” bunu araştırmaya çalıştım. Sonuç olarak roman, Kundera'nın dediği gibi, “Varoluşun farklı görünüşlerini kendi tarzında, kendine özgü mantıkla” araştıran bir yolculuktan başka nedir ki? Bir de şöyle bir şey var: O yılları (şimdilerde her ne kadar, zaman zaman savaşın soğuk nefesini hissediyor olsa da) genç okuyucu, bu romanla birlikte yanı başımızda süren bir savaşın yol açtığı yıkıma tanıklık etsin, o yıkımın yol açtığı mutsuzluğun “mutlu bir aşk” doğuramayacağını bilsin istedim.

● Aşk öyküsünün en belirgin imgelerinden biri de mektuplardır. Bu, dünya romanında aslında denenmiş biçimsel bir özellik değil mi? Yenilik nerde?

Mektubun modern edebiyatın var olduğundan bu yana kurgunun bir parçası olarak çokça kullanıldığını elbette biliyorum. Dünya edebiyatında bunun müthiş güzel örnekleri var. Sadece Goethe'nin, genç Werther'in Acılarını ansak yeterli olur. Bu büyük başyapıt mektup-roman örneğinin de başyapıtlarından biridir. Bu türün ilk örneklerinden sayılan, Portekiz Mektupları da benim başucu kitaplarımdandır. Türk romanı ortaya çıktığı ilk zamanlardan bu yana mektubu bir form olarak benimsemiş olsa da yetkin örnekleri oldukça az sayılır. Bence Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Sevda Peşinde'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı ve Reşat Nuri Güntekin'in Bir Kadın Düşmanı en önemlileri olarak sayılabilir. Son dönemde ise Oya Baydar'ın sıra dışı romanı Kedi Mektupları var…

Benimse mektup-roman tarzına karşı özel bir ilgimin olduğu söylenemez. Şöyle açıklayayım: Bu romanı bana esinleyen şey elime geçen eski tarihli bir mektup oldu. Belki de o mektubun artık var olmayan kahramanlarına bir tür saygıydı benimkisi. Bu romanı yazmaya koyulduğumda Ataç'ın, “Her yazı bir mektuptur” deyişi geldi aklıma. Ona göre şiir olsun roman ya da deneme olsun bütün yazılar muhatabını arayan mektuplardır aynı zamanda.

Bir de “Senin, Meliha”da olayların geçtiği zaman dilimi düşünüldüğünde, mektup tarzının hiç de yadırganmayacağını düşündüm. Şunu da söylemeliyim, romanda mektup genellikle bir durumu belirlemek için kullanılır. Şöyle açıklayayım: Romanın olay örgüsünü, “Senin, Meliha”nın kapağındaki gibi bir trenin vagonlarına benzetirsek mektup bu vagonların içindeki kompartıman gibidir. Hareketi vagonların hareketine bağlıdır, ben mümkün olduğunca her mektubu bir vagon gibi düşündüm,yani olay örgüsünün bir parçası olarak… Yine de mektuplar yazarının hislerini ortaya koyar, dolayısıyla yer yer durağandır, bu durumda yine belki şöyle düşünebiliriz, vagonun kompartımanları gibi mahremdir mektuplar. Bütün bunlar, mektup biçimini neden kullandığımı yeterince açıkladı mı bilmiyorum.

İNANIRLIK, SAHİCİLİK, İÇTENLİK

● “Senin, Meliha”da yalın bir anlatım var, içtenlikli bir olay örgüsü. Bu açıdan yeniliklere imza atıyorsun.

Kendimi hep kültürel anlamda (politik değil) “yenilikçi bir muhafazakâr” olarak görmüşümdür. Ne demek istiyorum: Kültürel mirasımız iyice bir özümsemeden “yenilikçi” olmak havanda su dövmek gibidir, böyle bir yenilikçiliğin ayakları havadadır ve dolayısıyla işe yaramaz. Şayet bütün bir roman geleneğinin ruhunu bir parça da olsa hissettirerek, söylediğimi başarabildiysem ne mutlu bana. Baştan beri, “okunacak” romanlar yazmaya, böylece insanları anlattığım hikâyenin etkisi altında bırakmaya çaba gösterdim. Bunun için inanılırlık, sahicilik, içtenlik önemlidir (bakın yaşanmışlık demiyorum), bunu da kendi duygusal deneyimleriniz sayesinde başarabilirsiniz. Bu olmazsa 1940'larda geçen bir hikâyeyi anlatmanız da mümkün olmaz.

● İşlediğin çevre aslında pek yabancısı olduğun bir yer değil. Tanıklıklar var mı romanda?

“Senin, Meliha” 1943 Haziran'ında Adapazarı'nı sarsan bir depremle başlıyor. İlk kısım boyunca hem deprem hem de savaşın yol açtığı yoksunluklarla boğuşan o küçük kentin nasıl ayakta kaldığını izliyoruz. Bu zamanın olmasa da bu kentin yabancısı olmadığım doğru, çocukluğumun yaz tatillerini çoğunlukla bu güzelim şehirde geçirdim. Evet, 1999 depremini de sayarsak depremlerin bir kente yapabileceklerinin en korkuncunu Adapazarı'na yaptığının birinci elden tanığıyım. 1967 depremini de çocuk yaşlarımdan hatırlıyorum. Ne yazık ki Adapazarı depremlerle birkaç kez yıkılıp yeniden dirildi. Çocukluğumdan kalma güzel duygular var, bir tür özgürlük hissi var, çocukluk sevdalarım ve yakınlık duygusu var. Bu kente bir vefa borcum vardı, onun bir kısmını ödedim sayıyorum kendimi.