Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
YAYA: ‘O altın ülkede buluşacağız’
YAYA: ‘O altın ülkede buluşacağız’
2012 yılında progresif rock tarzındaki ilk stüdyo albümü “Bay A.’nın Hikâyesi”ni yayınlayan YAYA, 7 yıl aradan sonr 'O Altın Ülkede' ile dinleyicilerin karşısına çıktı. Flört grubundan tanınan Ata Akdağ ile Mert Alkaya, Ferhat Hasanoğlu ve Barış Bölükbaşı'ndan oluşan YAYA, yeni albümünde George Orwell’in 1984 romanında sözü edilen 'bir düşler dünyasında, karanlığın olmadığı bir yerde’ buluşuyor. Sarı Ev etiketiyle tüm dijital platformlarda yerini alan albümle ilgili konuştuğumuz YAYA ekibi albümde "Şehir hayatından bunalmış, ilişkilerinden ötürü yaralar almış, içindeki umudu korumaya çalışan ama bir yandan da kaybetmişlik duygusunu derinden hisseden birinin hezeyanları"nı anlattıklarını ifade etti. Söz YAYA'da...
Sercan MERİÇ
Kültür Sanat 16 Nisan 2018 - 17:48

Yaya 7 yıl sonra geri döndü. Arayı neden bu kadar açtınız?
Mert Alkaya: Sound açısından ilk albümden daha güçlü ve modern tınlamasını arzuluyorduk. Geçmişin izini sürüp tekrarlamak yerine bugünün müziğini yapmak bizce daha kıymetli. Çünkü geride zaten yapılabilecek her şey yapılmış, bizler de bugünkü şartlarda yaşadığımız döneme ait değerli işler ortaya koyabilmeliyiz. İlk albümden sonra değerli müzik adamı Arıkan Sırakaya ‘İkinci albümü mutlaka benim stüdyomda (Stüdyo Arı) yapacağız’ demişti. Onun da co-producer olarak katkı sağladığı albüm kayıtları çok verimli geçti. Kayıt sonrası miks aşaması biraz uzun sürdü, çünkü aradığımız sound’u yakalayana dek titizlikle dinleme ve değerlendirme sürecinden geçtik.

Sıkışmışlık, daralmışlık, uzaklara gitme isteği albümün temasını oluşturuyor…
Ata Akdağ: Başlangıçta bu albüm de tıpkı ilki gibi belirli bir konsepti olacak şekilde tasarlanmıştı. ‘Sokaklarda yaşayan ve geçmişini arayan bir adamın hikayesi’ olacaktı. O ilk tasarımdan pek çok şarkı zaten bu albümün içinde. Şehir hayatından bunalmış, ilişkilerinden ötürü yaralar almış, içindeki umudu korumaya çalışan ama bir yandan da kaybetmişlik duygusunu derinden hisseden birinin hezeyanları… Ben de bireysel hayatımda gerçek bir yaya olarak, şehirdeki insanları birebir gözlemleme şansı buluyorum. Yürürüm, vapura metroya binerim. Yaşadığım şehrin rengi, kokusu, insanların yılgınlığı ve melankolisi şarkı sözlerine hayli yansımıştır sanıyorum.

yaya-bulten1
‘BULUTLU VE YAĞMURLU BİR ALBÜM BU’

‘O Altın Ülkede’ aslında biraz yağmurlu günlerin albümü gibi… Ancak albüm baharla geldi. Siz ne dersiniz?
Barış Bölükbaşı: Evet, tam da öyle bulutlu ve yağmurlu bir albüm bu. Ama yağmurlar yine yağacak, eğer uzun yıllar dinlenebilir bir albüm yapabilmişsek hangi mevsimde çıktığının pek bir önemi kalmıyor.

Albümün ilk şarkısının enstrümantal olmasının sebebi neydi?
Ferhat Hasanoğlu: ‘Yeni Bir Sayfa' başından beri albümün demirbaşları arasındaydı. Enstrümantal bir besteyi sözlü şarkıların arasına bir yere koymak gerçekten problemli. En sona da almak istemedik, çünkü tam bir açılış müziği aslında.
Mert: Bugünkü müzik sektörü açısından bu hareketin hayli riskli olduğunun farkındayız ama zaten ‘YAYA’ her zaman alışageldiğimiz klişeleri tekrarlamak istemeyen bir oluşum. Parça aynı zamanda ismiyle de ilk ‘YAYA’ albümüne bir selam gönderiyor . Bay A'nın Hikayesi'ni sayfalar şeklinde düzenlemiştik: ‘Birinci, ikinci, üçüncü ve son sayfa' şeklinde… İşte ‘O Altın Ülkede’de YAYA'nın yürüyüşüne devam ettiğini gösteren bir albüm ve açılış müziği de bu yüzden ‘Yeni Bir Sayfa’.

‘İNSANLIK BUGÜNKÜ SORUNLARI AŞACAK’

Albüm neden adı George Orwell'in 1984'üne gönderme yapıyor?
Ata Akdağ: Orwell dünya düzenini anlamamda ve bazı şeyleri -istemesem de- kabullenmemde çok etkisi olmuş bir yazar. Çevremizde o kadar çok düzelmesini umduğumuz çelişki var ki, sadece bunları tespit etmek ve hakkında sızlanmak için bile bir insan ömrü yetmeyebilir. Madem durum bu, ben de Orwell ustadan aldığım bir fikirle, kendi düşüncelerimi bir sonraki nesle aktarma yoluna gideyim diyorum. Belki kendi kısa yaşam aralığımızda sorunların bittiğini göremeyeceğiz, bir insan ömrü yetmeyecek ama ‘insanlık' aşacak bugünkü sorunları. Sonuçta karanlığın olmadığı yerde, ‘o altın ülkede' buluşacağız. En azından umut bitmesin diye uğraşıyoruz. Bilirsiniz ‘Umut, en son ölürmüş' derler.

yaya-bulten2
‘EN BÜYÜK TEHLİKE OTO-SANSÜR’

Ata zaman zaman sosyal medya hesaplarından serzenişlerin oluyor. Özellikle sanat ve sanatçıya dair.. Sanatçının muhatabı sanatseverdir diyorsun. Sanatçı, sanatsevere ulaşıncaya kadar nelerle mücadele ediyor?
Ata Akdağ: Biz müzisyenler için her şey kağıt üzerine yazılan sözlerle başlıyor, toprağa ekilen tohum gibi diyebiliriz. Besteleyip gitar ya da piyanoyla çalıp söylediğinizde aslında sanatçıyla sanatseverin arasındaki ilişkiye yetecek kadar saf bir ürün elde ediliyor. Ne var ki bu aşamadan sonra çok uzun bir süreçle karşı karşıyayız. Aranje, stüdyo, yapımcı, dağıtımcı, klip, medya, sponsor firmalar, performans mekanları derken liste uzayıp gidiyor. Sektörde müziğe yön veren ve kontrol eden o kadar çok aktör var ki, başlangıçta o kağıda yazdığınız şarkının ruhundan geriye ne kalıyor bilemiyorum. Çünkü size kapıları açmasını umduğunuz herkese şarkınızı beğendirmek zorundasınız. Tarladaki domates pek çok aracıya para kazandırdıktan sonra bile yine aynı domates belki ama müzik aynı müzik olmuyor işte… Müzisyen için ‘Dinleyicinin hoşuna gitsin' zaten yeterince önemli bir etken iken buna bir de diğer aktörler ekleniyor. Bunun sonucu da hep yakındığımız, birbirine benzeyen işler… Ve en büyük tehlike: oto-sansür. Bizce, sanatını üretme aşamasında bile kendine sansür uygulaması sanatçının en büyük sorunu. ‘Bunu beğenmezler, şöyle yapayım' diyerek kendi tohumunun genetiğiyle oynaması. Çünkü kendisini olduğu gibi dinleyip sevecek insanlara ulaşmada büyük engellerle karşılaşıyor. Uzun zamandır kafamda bir proje döndürüyordum, tüm bu süreci by-pass etmek ve YAYA şarkılarını bir oda dolusu sınırlı bir dinleyici karşısında piyano ve çıplak sesle söylemek. Geçen gün bir arkadaşımla bunu denedim, çok hoşuna gitti. Daha mutlu olamazdı herhalde. Sanırım buradan yeni fikirler çıkacak, göreceğiz.

‘TARİH BUGÜN DE YAZILIYOR’

Tabii bir de ‘müzik tarihini müzik yazarları değil müzisyenler yazar' sözü üzerine de konuşmak lazım…
Ata Akdağ: Besteciler ve icracılar her çağda var oldular ve bir tarih yazılıyorsa bu onların üretimleri sayesinde, ona kuşku yok. Ama müzik yazarlarına düşen tek görevin ‘ne olup bittiyse onu kayda geçirmek' olduğuna da hiç inanmıyorum. Bence bu sürece daha olumlu anlamda katılmak mümkün. Müzik yazarının sektördeki gidişatı ve kaliteyi denetleme gibi çok önemli bir sorumluluğu var ve bu sorumluluk adaletli biçimde yerine getirilirse bundan herkes kazançlı çıkar. Ve evet, müzik yazarları aslında ‘müzik tarihini yazanlar' arasında yer alabilir. Bu yüzden kaç sattığına ya da sektördeki ağırlığına bakmadan, yazmaya değer bir işse mutlaka yazmalı diye düşünüyorum. Çünkü müzik yazarı eleştirmezse, müzisyen yazarı eleştirir.
Mert Alkaya: Tarih yazma ile ilgili ben de bir not ekleyeyim: Hep geçmişe dönüp gün yüzüne çıkmamış kayıtlar, hit olur beklentisiyle yorumlanmamış şarkılar arıyoruz ama tarih bugün de yazılıyor, değerli albümler mutlaka çıkıyor. Bunları görmez ve göstermezsek tarihi ıskalamış oluruz.

yaya-bulten4
Yağsın Yağmurlar bir evsizin ağzından yazılmış. Bize hikayesini anlatabilir misiniz?
Ata Akdağ: Yağsın Yağmurlar havası ve sound’u ile bence YAYA'yı en güzel temsil eden şarkı, albümdeki diğer tüm şarkıların onun çevresinde döndüğünü hissediyorum. Hikayesi şöyle: Beşiktaş'taki Yıldız Teknik Üniversitesi'ne gittiğim günlerden biriydi. Zincirlikuyu'da inip köprünün üstüne çıkmak için yöneldiğimde köprünün altında yatan bir adam gördüm. Çuval/battaniye benzeri bir örtüye sarınıp uzanmıştı ve araçlar durmadan üstünden geçiyordu, belli ki evi orasıydı. Bu her şeyini kaybetmiş adamın gözünden yaşadığı dünyayı anlatmak istedim. Uzun zaman geçti, şimdi nerededir yaşıyor mu bilmiyorum ama haberi olmasa bile kendisini anlatan bir şarkıya sahip olması fikri hoşuma gidiyor. Biz işi gücü, okulu olan insanlar merdivenleri çıkıp onun yanından geçip gidiyorduk, ama kendi sorunlarımız ne kadar da büyük görünüyordu… Belki de adam bizden çok daha bağımsızdı, bu yüzden onun ağzından şu satırları yazmıştım: ‘Kaygılar korkular, hepsi de paranın kardeşi, hiçbir şeyin yoksa özgürsün, tek yolu bu belki…” Bugün mülkiyete bağlı yaşamlarımızı düşünüyorum da, o mu her şeyini kaybetmişti yoksa biz mi, emin olamıyorum.