Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Yolculuk…
Yolculuk…
65 yaşın üzerinde olanların kendi memleketlerine ya da yazlıklarına gitmesine izin verilince otogarlar tıklım tıklım dolmuş, otobüs firmaları ek seferler koymak zorunda kalmıştı.
Kültür Sanat 4 Temmuz 2020 - 06:00

Ana yollar üzerinde mola verilen yerlerde kimi zaman beş altı otobüs aynı anda gelip duruyor ve tuvalete gitmek, yemek yemek, bir şeyler içmek isteyen yaşlılar otobüslerden boşalıp büyük bir kalabalık oluşturuyorlardı. İşte bir gün o kalabalığın içinde çok eski dostlar; iki emekli lise hocası karşılaşıverdi. Bir zamanlar aynı okulda hocalık yapmışlar ve emekli olduktan yirmi yıl sonra itiş kakış arasında burun buruna gelmişlerdi. Bembeyaz saçlı, gözlüklü Edebiyat Hocası Fadıl Bey ile saçları dökülmüş Tarih Hocası Münacettin Bey “Vay efendiim!..” diye öyle bir bağrışıp, maskeli maskeli kucaklaştılar ki, yaşlı kalabalığın içinden çok kişi dönüp onlara baktı. Onlar aldırmadılar, kol kola girip tost büfesinin, hediyelik eşya dükkanının ve dizili duran otobüslerin arka tarafına giderek gürültüden kurtulup hasret gidermek istediler.

LATİFE EDİYORUM EFENDİM…

Gerçekten de mola yerinin arkası bayağı sessizdi. İki yaşlı dost çimenlerin üstüne çöküp, birbirlerine gülümseyerek uzun uzun baktıktan sonra sohbete başladılar. Tarihçi “Ne günlerdi be azizim” dedi. Sınıfa koşa koşa girerdim, şimdi biraz yürüsem belim tutuluyor.”

“Maalesef efendim, hep aynıyız” dedi Edebiyatçı, “Benim de bacaklarım ödem yapıyor, ayrıca iki defa da mide ameliyatı oldum üzerinize afiyet.”

“Ameliyat mı dediniz?.. Keşke haberimiz olsaydı, zira benim oğlan operatör oldu artık.”

Edebiyatçı Fadıl Hoca gözlerini yumdu; arkadaşının oğlunun doğumunu anımsıyordu. Çok duygulanmıştı; “Küçükler büyüyor çabucak, hayat onlara açıyor kucak, heyhat, ömür denen şu koşu, elbet bir gün son bulacak” diye mırıldandı. Tarih Hocası Münacettin Bey, bu mısraların şairini merak etmişti, hemen sordu; “Hocam, af buyurun, Saffet Recai mi?..”

“Hayır, Haluk Sezai” dedi Fadıl Bey sonra da; “Latife ediyorum efendim, bu dörtlük naçizane bendenize aittir.”

Tarihçi de saygıyla konuştu; “Zat-ı alinizin şair tarafınıza her vesileyle saygı duyarım.”

Fadıl Bey de aynı nezaketle karşılık verdi; “Ben de sizin tarihi malumatınıza ve ayrıca musikişinas oluşunuza meftunumdur.” Tarihçi Münacettin Bey müzikten söz edilince heyecanlandı, çok mutlu bir ifadeyle “Efendim, müzik hususunda şahsen…” diye konuşmaya başlarken elinde çay, ayran, gazoz bardaklarıyla dolu bir tepsiyle, bitirim bir çocuk bağırarak ortaya çıktı:

“Sayın yolcular, var mı aranızda hesabını ödemeyen?.. Bak iyi düşünün. Otobüse bindiniz, yüz metre sonra kaza olmayacağı ne malum!.. Aniden bir tanker çıktı, pat güm haşırt!.. Tamam, Allah korusun da, çay borcuyla, ayran borcuyla öbür tarafa gitmek de var!.. Akıllı olalım. Var mı borcunu ödemeyen?.. Hoop!..”

KENDİNİ ZOR TUTTU

Tarihçi Münacettin Hoca birden kızıverdi; “Bize mi duyurmaya çalışıyorsun, hergele?.. Kırarım bacaklarını, yürü git!..” diye bağırınca, çocuk “Yok amca ben ortaya bağırıyorum” dedi korkarak. “Burada ikimizden başka kimse var mı peki?..”

Çocuk sağa sola bakındı “Doğru, kimse yok… Ama bazen para ödemeden bu arka tarafa tüyen de oluyor.

“Tamam hadi, tamam, uzatma” dedi tarihçi ve çocuk gidince “Evet, efendim, tam müzikten söz ediyordum ama bu münasebetsiz kerata engel oldu” diye gülümsedi ama başına vuran güneşten rahatsız olduğunu hissetti. Tarihçi konuşmaya başlamıştı: “İşimiz tarih olsa da zevkimiz müziktir, malum. Bendeniz Brahms'ı ve Mozart'ı severim lakin, Mendelson'a hayranımdır.”

“Benim de çok umurumda!..” demedi Fadıl Bey ama güneşin altında oturmak sanki tansiyonunu etkilemiş gibiydi  ve içinden tarihçiye böyle söylemek hatta bunca yıllık arkadaşının birden yüzüne tükürmek gelmişti. Zor tuttu kendini ve sabahleyin tansiyon hapını içip içmediğini düşündü.

ELİYLE KALBİNİ TUTTU VE…

Tarihçi “Düşünebiliyor musunuz efendim, henüz dokuz yaşındayken seyirci karşısında konser veriyor” dedi ve birden “Ben bunları niye buna anlatıyorum ki, yine çeneme vurdu” diye düşündü ama devam etti;  “Mendelson on iki yaşına gelince de hocam, beste yapıyor!..”

Edebiyatçı Fadıl Bey, tarihçiye ters ters bakıp konuştu: “On iki yaşındaki çocuk köfte bile yapamaz, ne bestesi mirim!..”

Tarihçinin yüzünü aniden ateş bastı, şakakları da terlemeye başladı; “Ben bunları bir yerimden uydurmuyorum, bunak!..” diye bağırmasının pek zarif kaçmayacağını düşünerek; “Efendim bu bir tarihi hakikat, ansiklopedilerde bile mevcut.” dedi ama edebiyatçının “Hadi, hadi, külahıma anlatsınlar” dediğini duyunca nefesi kesilir gibi oldu. Eliyle kalbini tutarken inleyerek; “Siz duymamış olabilirsiniz hocam” diyebildi. Fadıl Bey ise boncuk boncuk terlemiş yüzünden maskesini çekip çıkarttı, dişlerini sıkarak konuştu “Ne yani ben dünyadan habersiz mi yaşıyorum?.. Yazıklar olsun sana!..”

Tarihçi hızlı hızlı çarpan kalbini tutarken bunca yıllık dostunu sakinleştirmek istedi ve kibar kibar konuştu; “Hocam, yanlış anladınız, reca ederim, özür dilerim, lütfen manyaklaşma!..” Son kelime ağzından istem dışı çıkmıştı. Fadıl Bey'in kolunu tuttu, yeniden özür dilemek için fakat Fadıl sertçe konuştu; “El kol hareketi yok, akıllı ol, temas yok, temas yok!..”

O anda “Gel buraya kör olası, giy şu donunu” diyen bir kadın sesi duyuldu sonra da  altı çıplak dışarıda koşan ufak bir çocukla onu kovalayan annesi görüldü. Kadın, oğlunu yakalamaya uğraşırken sanki sormuşlar gibi hocalara açıklama yapıyordu; “Helada donunu çıkartmamla fırladı gaçtı, bişey deel otobosu gaçırıcaz!..” Kadın sonunda çocuğu kucaklayıp gidince iki eski arkadaş birbirlerine bakıp konuşmadan durdular sonra da dayanamayıp kahkahayı bastılar. “Bende şeker var Münacettin, tansiyonla birleşince sinirlerim altüst oluyor, n'olur kusura bakma!..”

KAHKAHAYI PATLATTI

“Benim de kalbim sıkışıyor, başıma da bir ağrı saplanıyor, ağzımdan çıkanı kulağım işitmiyor, çok özür diliyorum Fadıl.”

Böyle konuştuktan sonra ikisi de oturdukları yerden kalkıp birbirlerine sarıldılar. Edebiyatçı dedi ki; “Dostum, asıl sebep ne biliyor musun, bizi aylarca eve kapattılar ya, asabımız ondan bozuldu.”

“O da olabilir ama asıl sinirimizi bozan üç kuruşluk emekli maaşı” dedi Tarihçi…

Edebiyatçı işaret parmağını kaldırıp bağırdı; “Bir dakka!.. Bu yaşta onca zaman evde kaldığımız için böyle sinirli olduk, psikologlar bile öyle diyor!.. Hiç alışık olmadığımız bir döneme geldik. Bizim bünyemiz
bunu kabul etmedi, bu yüzden de çok asabi olduk.”

“Çok doğru hocam, gençler doğup büyüyüp, yaşadıkları hayatı normal sandılar… Ama biz hem anormal olduğunu bilip hem de bir halt edemeyince sinir küpü olduk!..”

“Efendim, anormallikleri, saçmalıkları fark eden gençler de geliyor bir yandan, üzülmeyin.”

“Aah efendim, o dediğin gençlerin çoğaldığını yolculuğa çıkmadan önce görür müyüz acaba?..”

“Hangi yolculuğa çıkmadan önce?..”

Hoca, kahkahayı patlattı; “Öbür tarafa yolculuğa çıkmadan önce mirim… Çok isterim bunu, çok…”

İkisi gülüşerek şimdiki yolculuğa çıkmak için otobüslerine yürüdüler…

Son güncelleme: 06:05 - 04.07.2020