Bu web sitesi ne yazık ki Internet Explorer 9 ve altını desteklememektedir. Lütfen web tarayıcınızı Internet Explorer 10 ve üstü bir sürüme yükseltiniz.
Şair Ataol Behramoğlu: Bu yalan ortamı insanların ahlakını, kimliğini bozuyor
Ataol Behramoğlu, SÖZCÜ HaftaSonu’na çarpıcı tespitlerde bulundu: Türkiye’nin ‘dün’ünde hapislerde yatırılıp sürgünlere gönderilen şair-yazar Behramoğlu memleketin ‘bugün’ünü değerlendirdi: Yaşadığımız en kötüsü. İkiyüzlü bir dönem bu...
Gökmen ULU
Yaşam 20 Haziran 2020 - 06:00

Aydınlanma ve demokrasi mücadelemizin önemli isimlerinden Ataol Behramoğlu, SÖZCÜ HaftaSonu'na verdiği röportajda önemli ve çarpıcı tespitlerde bulundu. İşte Türkçe'nin en iyi kalemlerinden Behramoğlu'nun değerlendirmeleri:

Sokağa çıkma yasağına karşı savaşım verenlerin önde gelenlerinden oldunuz. Niçin?

65 yaş üstü hakkındaki saçmalığın berhava edilmesi gerektiğini savundum. Çünkü bu, dünyada örneği olmayan ilkesiz bir yasaktı. Bu tür durumlarda karantina olabilir ama o uygulama belirli süre toplumun bütününü kapsar. Bizde keyfi uygulandı.

Sokağa çıkma yasağını ihlal ettiğiniz gerekçesiyle para cezası kesilmiş.

Hem bana, hem eşime 3 bin 150'şer lira para cezası uygulandı. Bana 65 yaş üstü kısıtlaması nedei ile ceza kestiler. Eşime verilen ceza gerekçesi ise ikimiz kafeteryada otururken “fiziksel mesafeyi ihlal etmesi.”! Asgari ücretin 2 bin 300 lira olduğu bir ülkede uçuk bir ceza rakamı. Açıkça söyleyeyim; bunlar ödenmeyecektir.

Ataol Behramoğlu ve eşi Hülya İşbilir Behramoğlu.

İktidar salgın sürecini nasıl yönetiyor?

Her alanda olduğu gibi kötü yönetilen bir süreç. Bu gibi durumlarda sokağa çıkma yasağı kararını Sağlık Bakanlığı'nın alması gerekirken, bir bakıyoruz İçişleri Bakanlığı alıyor, Cumhurbaşkanlığı bozuyor falan… Bunu da vıcık vıcık bir hale getirdiler. Bu nedenle neşem kaçık. Ama ben hapishaneye alışkın bir adamım, çok uzun süre kalmamış olsam da… Sen ne kadar kaldın?

174 gün tecritte tutuldum. 8 günü Emniyet hücresinde, 166 günü Silivri zindanında.

Esasında bunu hep sorarlar da bir gün bile, bir saat bile insanın iradesinden yoksun kılınması ağır bir deneyimdir. O insanın kişiliğine karşı işlenmiş bir suçtur, bir zulümdür. Ben 10 ay kadar kaldım. Her neyse, oradan alışkanlığım var işte.

Zaten çok zor yıllar geçiren Türkiye'de bu salgın süreciyle birlikte toplum psikolojisi bir hayli bozuldu. İyileşmesi lazım. Bu hususa dair usta gazeteci-yazar Yılmaz Özdil etkileyici bir yazı kaleme aldı, sanatın onarıcı gücüne vurgu yaparak, “İyileştirse iyileştirse sanat kurulu iyileştirir Türkiye'yi” dedi. Siz ne dersiniz?

Sevgili Yılmaz'ın saptaması doğrudur. İnsanlarımızın duygusal dünyalarının zenginleştirilmesi gerekiyor. İnsanlarımızın bencil, kendi varlığından başka değer tanımayan, birtakım yapay, gerçek dışı düşünceler peşinde sürüklenip gitmeleri ve tüketime dönük olmaları insan varlığını köreltici, yok edici özellikler taşıyor. Sanatın iyileştirici, derinleştirici bir işlevi var.

Sanat kurulu önerisi hükümetten karşılık bulur mu sizce?

 

Bulmaz. “Hükümet” derken neyi kastettiğini biliyorum, aslında bunu “Saray ve memurları” diye ifade etmek lazım. Bu, baştan sona yapay bir kuruluştur, esası yanlış olan bir oluşumdan doğru bir sonuç çıkmaz.

Aydınlanma ve demokrasi mücadelemizin önemli isimlerinden biri olarak neler neler gördünüz… Baskılara uğradınız, yasaklandınız, hapislere atıldınız, sürgünlere maruz kaldınız. Kıyasladığınızda, bugünün Türkiye'sini nasıl görüyorsunuz?

Bugün yaşadığımız ortam en kötüsü. Çünkü ikiyüzlü bir dönem yaşanıyor. Öyle ki, erdem ve erdemsizlik üzerine yazdığım şiirde şöyle bir dize var: “Katil imdat diye yırtınıyor, Hazine bekçisi olmuş hırsız.” Bu, toplumsal alt-üst oluşun bir çeşit simgesi gibi. Yalan egemen olmuş her şeye. O dönem diktatör “Asmayalım da besleyelim mi” diyordu, “Demokratım” demiyordu. Bugün herkes birbirinden daha demokrat ama yapılanlara bakıyorsun demokrasiyle alakası yok. Bu yalan ortamı insanların kimliğini, ahlakını bozuyor, değer yargıları alt-üst oluyor. At izinin it izine, dost ve düşmanın birbirine karıştığı bir dönem yaşanıyor. Ben bu kadar rahatsız edici, bu kadar sinik, bu kadar kötü bir dönem yaşamadım.

Türkiye'nin böylesine kötü durumda olmasının başlıca sebebi nedir?

Bunun tabii sosyal nedenleri olduğu kadar kişisel nedenleri de var. Ben açık ve doğru konuşmayı severim. Bugün ülkemizde yönetimi neredeyse tek başına elinde tutan bir kişi var. Bana göre bu kişinin zihnindeki ideoloji çağın gerisinde kalmış, tutucu bir ideolojidir. Toplumun o düşünceyle bir yere gitmesi mümkün değildir. Bana göre kişisel olarak da sorunlar var. Bu önemli bir konudur. Ben özellikle siyasi yöneticilerin bireysel psikolojilerinin de incelenmesinde fayda görürüm. Olumlu ve olumsuz yönleriyle… Kişilikleri irdelendiğinde çocukluktan kalan çeşitli etkenler, doyumsuzluklar, sıkıntılar, eziklikler filan görürüz. Bence şu anda toplumsal ve emperyalist sorunlarla beraber böyle bireysel etkenler de söz konusu. Türkiye'nin daha özgür yetişmiş, dünya görüşleri daha bilimsel insanların yönetimine ihtiyacı var.

Baskıcı ve anti-demokratik uygulamalar orta ve uzun vadede iktidarlara fayda sağlamış mıdır?

İnsanlık tarihine de ülkemizin tarihine de baktığımız zaman yönetimlerin gelip geçici olduğunu görüyoruz. Kalıcı olan şeyler doğru uygulamalardır, reformlardır, devrimlerin getirileridir. Bazen geriye doğru gidişler görülse de aslında ileriye doğru önlenemez bir gidişat vardır. Tarih boyu böyle olmuştur. İnsanların gereksinimi de bu yöndedir. Eşitlik, aydınlanma, insan hakları, hümanizm, bunlar olmazsa olmaz gerekliliklerdir. Ekmek gibi, su gibi, hava gibi… Bunlarsız olmaz hayat. Baskıcı yönetimlerin sonu er ya da geç hüsrandır, yenilgidir, yıkıntıdır. Ama yıkılırken ülkelerini de yıkarlar. İnsanlara iyilik getirmez.

Tarık Akan'la Gezi Parkı'nda…

Yeni bir çağın eşiğinde miyiz? İnsanlık nereye evriliyor?

 

Dünyada bir değişim süreci görülmekte. ABD'de olanlar gerçekten ilgiye değer. Anayasaya bağlı kalarak başkana karşı çıkan bir güç var. Zulüm gören halkın önünde diz çöken bir polis var, bir asker var, bir toplum var. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki değişimin, dünyanın geleceği açısından belirleyici bir katkısı olacaktır. Rusya, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra belli bir düzene oturmuş, olumlu ve olumsuz yanlarıyla çok önemli sosyalizm deneyleri yaşamış olgun bir ülke. Hümanist bir tohum yeşerdi ve büyük sonuçlar verdi. Çin'deki gelişmeler… Afrika'daki uyanış… Avrupa, bilimsel hümanizmin ve aydınlanmanın, bilimsel sosyalizmin beşiğidir. Oralarda bu değerlerin yeniden canlanmasının, yeniden örgütlü bir demokrasi mücadelesinin canlanmasının mümkün olacağını düşünüyorum. Daha farklı bir dünyaya gidiş olabilir, olmalıdır diye düşünüyorum. Çünkü artık böyle yaşanmayacağı görülüyor. Bu minicik gezegen bu kadar kan, bu kadar zulüm, bu kadar sömürüyü ve acımasızlığı taşıyamıyor.

Ya Türkiye?

Türkiye de bu oluşumların dışında değil elbette. Türkiye'de iktidarı elinde tutan gücün yapageldiklerinin akılla, izanla, sağduyuyla bağdaşır yönleri yoktur. İktidarı kaybetme korkusuna kapıldılar. O korkuyu duymakta haklılar, çünkü halk yoklamaları bunu gösteriyor. Ben öncelikle insanseverim, yurtseverim. Ülkemin gelişen bir ülke olmasını istiyorum, bütün canlıların mutlu olmasını diliyorum. Konuştuğumuz dilin incelikleri ve Anadolu'nun sahip olduğu büyük sentezler nedeniyle Türkiye'nin mutlu bir bugüne, güzel bir geleceğe layık olduğunu düşünüyorum.

Aşk İki Kişiliktir

Değişir yönü rüzgarın
Solar ansızın yapraklar;
Şaşırır yolunu denizde gemi
Boşuna bir liman arar;
Gülüşü bir yabancının
Çalmıştır senden sevdiğini;
İçinde biriken zehir
Sadece kendini öldürecektir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir. (…)

Yitik bir ezgisin sadece
Tüketilmiş ve düşş gözden;
şlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşamaz sevdasını,
Severken hiç bir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk, iki kişiliktir.

Hep merak etmişimdir, nadide bir adınız var. Nereden gelir, anlamı nedir?

Bende bir saatli maarif takvimi yaprağı var, 13 Nisan 1942 tarihli. Doğduğum gün. Rahmetli babacığım el yazısıyla yazmış, “Bugün çocuk doğdu”, sonra üstünü çizmiş, “Ataol” yazmış. Babam Cumhuriyet'in ilk kuşak aydınlarındandı, yüksek ziraat mühendisi ve şairdi. Sanata yatkın, duygulu, coşkulu bir insandı. Atatürk'ten esinlendiği bir buluş. Ata ol, başka bir şey olma. Budur hikayesi.

NE ÇOK HAİN

Sizinle galiba arkadaş filandık
Işıklı günlerinde gençliğimizin.
Hayalleriyle kanatlanırdık
Gelecek, güzel Türkiye'nin.
Fakat nasıl da değiştiniz birden
Arınıp bütün o düşlerden
Buzlu sularında bencilliğin.
Ne çok hain.

Hayır, belki de değişmediniz,
Aslınız belki de buydu sizin.
Sadece zamana ayak uydurdunuz
Ortak ateşinde ısınıp gençliğin.
Sonra neyseniz o oldunuz
Asıl kimliğinizi buldunuz
Uşağı oldunuz zalimin.
Ne çok hain.

Şimdi giydiğiniz her şey markalı
Tadını aldınız zenginliğin.
O fotoğraflar parkalı markalı
Uzak bir anısı oldu geçmişin.
Fakat yine de yeri geldikçe
El atıp eski albüme
Kullanıyorsunuz reklam için.
Ne çok hain.

(…)

Zaman geçer, devran döner
Yıkılır sarayı, zindanı zalimin
Efendi uşağını terk eder
Gereği kalmayınca hizmetin
Hele azıcık da diklendiniz mi
Yersiniz kaçınılmaz tekmeyi
Hadi, sıkıysa diklenin
Ne çok hain

Kimliksizler, omurgasızlar
Hedefisiniz şimdi lanetin.
Ne hizmetinde olduğunuz iktidar
Ne sahte parıltısı şöhretin
Kurtaramayacak sizi bu lanetten,
Halkın içinde yükselen nefretten,
Artık hiç değilse susmayı deneyin.
Ne çok hain.

Son güncelleme: 17:53 - 20.06.2020