Kimdir aydın?
Çok kitap okuyan mı?
Diploması olan mı?
Profesör mü?
Gazeteci mi?
General mi?
Her akşam televizyon ekranlarında konuşan mı?
Sosyal medyada yüz binlerce takipçisi olan mı?
★★★
Diploma, insanı eğitimli yapabilir.
Bilgi, insanı donanımlı kılabilir.
Ama bunların hiçbiri, tek başına insanı aydın yapmaz.
Aydın...
Uğur Mumcu’nun terazisinde bilgidir.
İlhan Selçuk için tarihsel bilinçtir.
Ahmet Taner Kışlalı’nın terazisinde tavırdır.
Attilâ İlhan için bağımsızlık ve ulusal bilinçtir.
★★★
Uğur Mumcu’nun belleklere kazınan sözü:
“Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunamaz.”
Bugünün Türkiye’sine bakın.
Bilgi sahibi olmadan konuşanlar...
Belge görmeden hüküm verenler...
Sosyal medya paylaşımını kaynak sananlar...
Fikir çok, bilgi yok.
Yorum çok, araştırma yok.
İddia çok, belge yok.
★★★
Uğur Mumcu, nerede durduğunu gizlemez.
Der ki:
“Ben Atatürkçüyüm... Ben cumhuriyetçiyim... Ben laikim... Ben antiemperyalistim... Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım...”
★★★
Ahmet Taner Kışlalı...
Türkiye’nin aydın sorununa bir ayrımla yaklaşır:
Aydın ve entel...
Kışlalı’nın ölçüsü yalnız bilgi değildi.
Tavırdı...
Aydın gerçeğin peşinden gider, entel moda düşüncenin...
Aydın bedel öder, entel konjonktürü izler.
Aydın rüzgâra karşı yürür; entel, rüzgâr nereden eserse oraya döner.
★★★
Gel zaman git zaman...
Anadolu’nun bereketli toprağında “liboş” türedi.
Özgürlüğü ilkeye göre değil konjonktüre göre savunan; kendi ülkesinin ulusal çıkarını savunmayı gericilik sayan sözde liberal...
Yani, omurgasız ve ilkesiz...
★★★
Ve lümpen...
Marxçı literatürde “lümpen proletarya” kavramından, Anadolu’nun bereketli toprağına taşınan sözcük...
Kültürel sığlığı, kabalığı ve gösterişi kimliğe dönüştüren; bilgisi kıt, iddiası büyük sözde aydın...
Yani, çeyrek eğitimli...
★★★
Bugün buna bir de dijital dünya eklendi.
Kitap okumaz...
Ama yazarı küçümser.
Tarih bilmez...
Ama tarihçiye ders verir.
Hukuk bilmez...
Ama Anayasa yorumlar.
Askerlik bilmez...
Ama savaşı anlatır.
Bilgiye ihtiyacı yok.
Einstein’ın, “Cehalet ne güzel; her şeyi biliyorsun” dediği türden...
Gorki’nin, “Ne kadar az bilirsen, o kadar iyi uyursun” dediği cinsten...
Anadolu toprağı çok bereketlidir...
Entel, liboş, lümpen mantar gibi...
★★★
“Yetmez ama evet” ve İkinci Cumhuriyetçiler...
“Vesayet” ve “statüko” çığlıklarıyla...
Sevr’i bilmeden, Lozan’ı küçümser.
İşgali bilmeden, Kurtuluş Savaşı’nı yargılar.
Osmanlı’nın parçalanmasını kavramadan Cumhuriyet’i yerden yere vurur.
Irak’ın parçalanmasını, Libya’nın çöküşünü, Suriye’nin yaşadıklarını görmeden ulus devletin gereksizliğini haykırır.
Ve emperyalistlerin yüz yıllık amaçlarına destek olur...
“Biz böyle olacağını düşünmemiştik” diyen, çeyrek eğitimli aydının bereketli coğrafyasıdır Anadolu...
Tarihsel bilinçten yoksun...
★★★
Attilâ İlhan, sözde aydınlara hakkını teslim eder.
Ve der ki:
“Bu ülkeyi iki yüz yıldır, aydınlar batırır, halk kurtarır.”
“Komprador aydın...” terimini kullanır.
Kendi ülkesine, kendi penceresinden bakamayan...
Dışarıdan ödünç aldığı gözlükle, toplumunu değerlendiren...
★★★
Edward Said’in aydın portresi çarpıcıdır:
Güce mesafe koyabilen...
Ve “Statükoyu rahatsız eden” kişidir.
Gerçek aydın iktidarı rahatsız eder.
Ama sadece siyasi iktidarı değil...
Muhalefeti de...
Kendi mahallesini de...
Gerekirse kendisini alkışlayanları da...
★★★
İşte gerçek aydınla, sözde aydın arasındaki fark burada ortaya çıkar.
Gerçek aydın iktidarın yanlışına karşı çıkar.
Muhalefetin yanlışına da.
Ama devletinin karşısındaki emperyalist hesabı da görür.
Kendi mahallesinin yanlışına susmaz.
Çünkü aydının sadakati, mahalleye değil...
Gerçeğedir.
Sözde aydın ise, seçici cesurdur.
Karşı mahalleye karşı aslan...
Kendi mahallesine karşı kedi.
Bunun adı, aydın değil...
Mahalle militanlığıdır.
★★★
Bugün...
Algoritma aydını türedi.
Bilginin yerini takipçi sayısı aldı.
Derinliğin yerini görünürlük...
Cesaretin yerini beğeni...
Fikrin yerini slogan...
Kitabın yerini paylaşım...
Araştırmanın yerini algoritma aldı.
Herkes uzman.
Herkes tarihçi.
Herkes hukukçu.
Herkes ekonomist.
Herkes strateji uzmanı.
★★★
Entel, modaya bakar.
Liboş, konjonktüre bakar.
Lümpen, alkışa bakar.
Sözde aydın, fırtına başlayınca yön değiştirir.
Gerçek aydın, fırtınada bile pusulasını değiştirmez.
★★★
Sokrates, sorgulamayı; Aristoteles, akıl ile erdemi; Kant ise başkasının vesayetinden kurtulup kendi aklını kullanma cesaretini öne çıkarır.
Fransız düşünür Julien Benda, 1927’de yazdığı “Aydınların İhaneti” adlı eserinde bugünü tanımlar:
“Bizim çağımız, entelektüel faaliyetlerini siyasal tutkuların oyununa dönüştürenlerin çağıdır.”
★★★
Gerçeğin değil, çıkarların safında yer alan aydınların ihaneti, belki de hiçbir ülkede bu topraklarda olduğu kadar ağır bedeller ödetmemiştir.
Aklını kiraya verenlerin, vicdanını teslim edenlerin bolluğu Anadolu’nun kara yazgısıdır...
Saygısızlığın nezaket...
Yüzsüzlüğün yiğitlik...
Cehaletin bilgelik olduğu aydınlar mezarlığıdır bu topraklar...