Baklava

Baklava...

Özbeöz Türk’tür.

Türkçe’dir.

Kelime kökeni olarak Altay Türkçesi’nde “baklağu” olarak geçiyordu, “bağlamak, sarmak, katlamak” manasına geliyordu. Hamur açarken kullandığımız “oklava” da böyledir, Altay Türkçesi’ndeki “oklağa” kelimesinden türedi, oklağa, oklava oldu, baklağu, baklava oldu.

Tee Orta Asya’daki mutfağımıza dayanan “ince yufka geleneği”nin ürünüydü. Selçuklu’yla birlikte Anadolu topraklarına taşındı, özellikle fıstıklı yufka tatlılarının Selçuklu’nun saray mutfağında geliştirildiği biliniyor, Anadolu beylerinin obalarında sofralarda yer aldığı biliniyor.

Osmanlı’nın saray mutfağında ise bugünkü “dörtgen” formunu aldı.

Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı’nın mutfak defterlerinde kayıt tutuluyordu, bu sayede detaylarıyla biliyoruz, sarayın kullanılmaya başlandığı 1478 yılındaki kayıtlarda mesela, üç aylarda baklava pişirildiğine dair kayıt var.

(Fatih Sultan Mehmet, yumurtaya bayılırdı, tavuklu böreğine, pirinç lapasına, kestaneli bulguruna, pidesine, mutlaka yumurta konurdu. Kuzu etini, kaz etini, keklik etini, güvercin etini pek severdi, et yemeklerine mutlaka tarçın serpilirdi. Kelle, paça ve işkembe severdi. Deniz ürünlerini en çok tüketen padişah, Fatih Sultan Mehmet’ti, kekikli yılan balığı favorisiydi, sabah sabah sarımsaklı/sirkeli/soğanlı balık çorbası içerdi, her öğününde mutlaka karides ve istiridye bulunurdu. Mantı bağımlısıydı, Topkapı’nın mutfak defterlerine göre, 28 gün arka arkaya mantı yediği dönemler bile vardı. Sofrası sebzesiz olmazdı, kış aylarında pırasa, lahana ve ıspanak vazgeçilmeziydi. Sonbahara girerken mutlaka sarı erik çorbası isterdi. Ömrü boyunca domates, yeşil biber, taze fasulye ve patates tatmadı, çünkü, henüz Amerika keşfedilmemişti, bu sebzelerin anavatanı Amerika kıtasıydı, henüz Avrupa’ya geçmemişti. Turşular arasından lahana turşusunu tercih ederdi. Yoğurdunu gümüş tastan kaşıklardı. Hoşaflardan en çok üzüm hoşafına, şerbetlerden en çok naneli üzüm şerbetine tezahürat yapardı, yemekle beraber içerdi. Kışın yemeğin üstüne pekmez ve boza içerdi. Meyveler mevsimine göre elbette değişiyordu ama, armudu, narı, çağla bademi ve inciri pek severdi, meyveler Üsküdar kaymağıyla sunulurdu. Reçelleri her üç ayda bir tazelenirdi. Topkapı Sarayı’nın mutfağı elbette sadece padişahı doyurmuyordu, heeer gün beş bin kişiye yemek çıkıyordu, aşçıbaşı, sakabaşı, ocakbaşı, kebapçı, tatlıcı, hamurcu, pilavcı, balıkçı, bamyacı, perhizci, helvacı, kasapbaşı, yoğurtçu, sütçü, sebzeci, tavukçu, simitçi, buzcu, karcı vardı. 1490 yılından mesela bir kayıt aktarayım, Topkapı Sarayı’nın mutfağına 17 bin koyun, 410 ton un, 200 ton pirinç alınmıştı. 1573 yılında mesela, saray mutfağından beslenen boğaz artmıştı, satın alınan koyun sayısı 35 bine, un bin tona, pirinç 730 tona çıkmıştı. 1660 yılında ise artık 10 bin kişiye yemek hazırlanıyordu, neredeyse her gün 3.5 ton et, bin ton pirinç tüketiliyordu. Fatih Sultan Mehmet döneminde saray mutfağının unu Bursa’dan, balı Malkara’dan, zeytini İzmit’ten, tuzu Eflak’tan, üzümü Ankara Kalecik’ten gelirdi. Patlıcan Çin’den gelirdi. Sofrasındaki ekmeği, sepetle getirilirdi, çeşit çeşitti, has ekmek, beç ekmeği, mirahor ekmeği, imam ekmeği, nohut ekmeği, şekerli ekmek, yağlı halka, simit, pide, beç poğaçası gelirdi, canı hangisini çekerse onu yerdi. Fatih Sultan Mehmet tatlıya hiç dayanamazdı, illa ki bal yerdi, muhallebi, zerde, sütlü kadayıf, helva severdi, baklava ise olmazsa olmazıydı.)

Baklava, hem padişahların tatlısıydı, hem de tatlıların padişahıydı.

Sarayın yanı sıra, paşaların, beyzadelerin konaklarında da, bayram gibi, sünnet gibi özel günlerde pişirilirdi, ince zevk göstergesiydi, zenginlik alametiydi.

Baklava, sadece bir tatlı değil, aynı zamanda özel günlerin, bayramların ve ikram kültürünün ayrılmaz bir parçasıydı, kültürel bir kimliğe sahipti.

“Baklava alayı” geleneği vardı mesela... Ramazan ayında padişahın lütfu olarak yeniçeri ocağı’na askeri törenle baklava gönderilirdi, her on yeniçeriye bir sini baklava hazırlanırdı, İstanbul halkı saray mutfağından kışlalara taşınan baklava alayını seyretmek için yollara dökülürdü.

Saltanat sembolüydü.

Halk tadına bile bakamazdı, anca uzaktan bakardı.

1923’te Cumhuriyet ilan edildi.

Cumhuriyet’le birlikte halkın tatlısı oldu.

Peki, nasıl oldu da sadece saray tatlısıyken, aniden halk’ın tatlısı olabildi?

Çünkü... Şeker fabrikaları açıldı. Tarımsal üretim patladı. Bu sayede, baklava artık vatandaşın ulaşabildiği tatlılardan oldu.

Cumhuriyet öncesinde şeker üretimi sıfırdı, tamamı yurt dışından ithal ediliyordu, peş peşe hayata geçirilen Uşak, Alpullu, Eskişehir, Turhal şeker fabrikaları sayesinde, şeker hem bollaştı, hem de giderek fiyatı ucuzladı.

Alpullu şeker fabrikası mesela, sadece bir üretim tesisi değildi, toplumsal kalkınma modeliydi, hastanesi vardı, Trakya’nın ilk hastanesiydi, eczanesi vardı, okulu vardı, sineması, lokantası, alışveriş mağazası vardı, futbol stadyumu vardı, yüzme havuzu, basketbol sahası vardı, Türkiye’nin ilk golf sahası orada açıldı, camisi vardı, işçi lojmanları vardı, kasaba şeklinde tasarlanmıştı, misafirhanesi vardı, hamamı vardı. Cumhuriyet’in kalkınma hamlesi sayesinde çok kısa sürede pancar şekeri üreten 33 fabrikamız olmuştu.

E böyle olunca ne olmuştu?

1920 yılında şekerin kilosu 150 kuruşken, 1930 yılında 37 kuruşa düşmüştü!

Evet, 1929 yılında dünya ekonomik buhranı varken bile, Türkiye’de şeker fiyatı ucuzlamaya devam etti.

Cumhuriyet’in kurucu vizyonu, tarımın stratejik öneminin farkındaydı, Cumhuriyet ilan edilir edilmez tohum ıslah istasyonları kuruldu, yüzde 5 şeker içeren pancar mesela, yüzde 20 şeker içerir hale getirildi.

Cumhuriyet öncesinde ekmeklik un bile yetersizdi, yurt dışından ithal edilen buğday, yurt dışına ihraç edilir hale getirildi.

Buna benzer bilimsel üretim mucizeleri sayesinde, saray mutfağının süksesi olan baklava, sıradan vatandaşın sofrasını süslemeye başladı.

Her bütçeye uygun hale geldiği için, hem kendi mutfağında ev baklavası yapan vatandaşların sayısı arttı, hem de ticari ürün haline geldi, baklavacı sayısı arttı.

Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki mucizevi kalkınma hamlesi sayesinde, baklava -tıpkı saray mutfağında olduğu gibi- Antep fıstığıyla yapılıyordu, un ucuzdu, şeker ucuzdu, tereyağı ucuzdu, Antep fıstığı ucuzdu, kaymaklısı vardı, kavunlusu bile vardı ama, hepsi Antep fıstıklıydı.

İkinci Dünya Savaşı’nda ekonomik şartlar güçleşti.

Türkiye, ABD’nin kucağına oturtuldu.

“Siz boşuna tarımla marımla uğraşmayın, üretmeyin, size ne lazımsa biz veririz” dediler. Sayın ahalimiz pek memnun oldu, alkışladı. Tarım başta olmak üzere her alanda üretime takoz konuldu. İthalat kapıları yeniden ardına kadar açıldı. E haliyle, fiyatlar yükselmeye başladı.

Türkiye’yle birlikte, baklava da biçim değiştirdi.

Antep fıstığı yerine, nispeten ucuz olan, ceviz kullanılmaya başlandı.

Cevizli baklava fıstıklı baklavaya göre ucuz olduğu için, baklavanın tarifi gibi damak tadımız da biçim değiştirdi, cevizli baklava yaygınlaştı.

1980 yılında 12 Eylül darbesi oldu.

Sadece demokrasiye değil, baklavaya da darbe vurdu.

Çünkü... Sıkıyönetimin höt zöt paşaları, baklava fiyatını da höt zöt’le düşürmeye kalkıştı, baklavaya tavan fiyat getirildi. Tavan fiyat olarak belirledikleri rakam, o günkü piyasa fiyatının neredeyse yarısıydı. Maliyet kavramından filan haberleri olmadığı için, akıllarınca baklavayı emirle ucuzlatacaklarını düşünüyorlardı. Halbuki o tavan fiyatla değil satabilmek, üretebilmek bile imkansızdı.

Böyle olunca ne oldu?

İstanbul’da uyanık bir baklavacı icat yaptı.

Ceviz yerine fındık kullandı, süt ilave ederek, tadını yumuşatıyorum ayağıyla gramajı arttırdı, adını da Sütlü Nuriye koydu!

Maliyet/tavan fiyat dengesini denk getirmişti ama, fıstıktan cevize dönüşen baklava, cevizden sütlü fındığa dönüşmüştü.

Ülke yönetimi ne kadar bozulursa, baklava da o kadar bozuluyordu.

Sonra?

Akp iktidar oldu.

Bismillah ilk işlerinden biri, nişasta bazlı şeker üretimini patlatmak oldu!

ABD başkanı bizzat istedi.

(Emir verdi demeye dilim varmıyor, istedi diyorum.)

ABD başkanı bizzat isteyince, Türkiye’de nişasta bazlı şeker üreten Amerikan şirketine özel yasa çıkarıldı, kotalar kaldırıldı, önü alabildiğince açıldı.

Nişasta bazlı şekere “şeker” deniyor ama, aslında insan sağlığı için “zehir” olduğunu bütün dünya biliyor. İngiltere, Fransa, Hollanda, Avusturya, İsveç, Danimarka, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerde yasak, vatandaşlarına asla yedirmiyorlar. Kendisine “yerli ve milli” diyen sayın hükümetimiz ise, nişasta bazlı şeker üreten Amerikan şirketinin önünü açtı, üretimini alabildiğine arttırması sağlandı.

Yetmedi...

Şeker ithalatına gerek olmadığı halde, tükettiğimiz kadar şeker miktarı, yerli üretimle yeteri kadar karşılandığı halde, sayın hükümetimiz tarafından “sıfır gümrük”le şeker ithalatına izin verildi.

Yerli pancar üretimi komaya sokuldu.

Türkiye’de şeker pancarı üretilmesin diye, ne gerekiyorsa yapıldı, pancar üreten çiftçi sayımız 400 binken, 100 binin altına düştü!

Üretim azaltıldıkça azaltıldı, ithalat artırıldıkça arttırıldı.

Yetmedi...

Şeker fabrikalarımız satıldı.

Ne Alpullu kaldı, ne Turhal kaldı, ne Bor, ne Ilgın, ne Afyon, ne Çorum, bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından temeli atılanlar, Atatürk döneminde kurulanlar dahil, şeker fabrikalarımızın hepsi yok pahasına elden çıkarıldı.

Şeker fabrikalarımızı sattık, şeker ithalatı iyice patladı.

Şeker fabrikalarımızın satışından elde ettikleri gelir, sadece bir yıllık şeker ithalatına bile yetmez oldu.

Hindistan’dan, Tayland’dan, Fas’tan, Rusya’dan şeker getirmeye başladık, buna rağmen habire zamlanıyordu, çünkü, devletin üretimden gelen kontrol mekanizması ortadan kalkmıştı, ülke ithalata teslim edildi.

Yetmedi...

Dünyanın buğday ambarı Türkiye, dünyanın en fazla buğday ithal eden ülkesi haline getirildi, un bulamaz hale getirildi.

“Buğdaydan öğrendim şiiri” demiş Necati Cumalı... “Buğdaydan öğrendim şiiri, canım kara buğdaydan / tadı tat binlerce yıldır, iyilikle cömertlikle alır, sofralarda yerini” demiş.

Hasadını hayranlıkla tasvir etmiş Orhan Veli mesela... “Savruluyor gökyüzünde buğday, gölgeler uzaklaşıyor yerde / savruluyor gökyüzünde buğday / Tanrım! Tanrım! / Bir deva bu derde” demiş.

“Gözlerine bakarken, güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma / bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum” diye hissetmiş, Nazım Hikmet, Piraye’nin gözlerine bakarken.

Sadece boğazımızın tokluğu değildir, kültürümüzün ekmeğidir buğday.

Bizatihi Anadolu’dur.

Tee 12 bin yıldır buğday ekiliyor bu topraklarda, Göbeklitepe’ye giden görüyor, insanlık tarihinde buğdaydan yapılan yufkayı ilk tadan insanlar, bu toprakların insanlarıydı. Çatalhöyük’te 8 bin 400 yıllık buğday bulundu, Kültepe’de 7 bin yıllık buğday bulundu, Hattuşa’da Hititlerin ektiği 4 bin yıllık buğday var. Almanya’da dünyanın bütün buğday türleri tek tek analiz edildi, hepsinin kökeni burası çıktı, bütün dünyaya Anadolu’dan yayıldı.

Mitolojinin tarım tanrıçası, elindeki buğday başağıyla, insanlığa armağan edilen buğdayı simgeleyen Demeter, buralıdır, Frigyalıdır... Tıpkı bereket tanrıçası olan annesi Kibele gibi, Anadoluludur.

Tasavvuftur buğday. Allah aşkıdır. “Gönül buğday tanesine benziyor, bizse değirmene / değirmen nerden bilecek, bu dönüşün sebebi ne” demiş mesela, Mevlana.

Kurtuluş Savaşı’dır, vatandır buğday... Sıfırı tüketmiştik işgal döneminde, ne para vardı, ne silah vardı, ne postal... Ama, buğdayımız vardı. Hiç olmazsa, buğday kavurgası yiyordu askerlerimiz. Buğday olmasaydı, Kurtuluş Savaşı kazanılamazdı.

Mustafa Kemal bunu asla unutmadı... 1924’de tedavüle çıkan Cumhuriyet’in ilk madeni parasına “buğday başağı” koydurdu.

“İnsan dediğin buğday tarlası gibi olmalı” demiş Bedri Rahmi... “İki sap buğday olsak, sen benim olsan, ben senin olsam / bir gece vakti aklına gelsem, uykunu tutsam bırakmasam” demiş Attila İlhan... “Ekmeğe karışmışken toprağı özleyen buğdayım” demiş, Küçük İskender.

Şiirdir buğday... Şarkıdır, türküdür. Nuri İyem, Fikret Otyam tablolarıdır. Erdinç Bakla heykelleridir. Sait Faik hikayeleridir. Romandır buğday... Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde odak noktası, köylü-ağa çatışmasının kırılma noktası, aslında, bir tek buğday tanesidir.

Kilimlerimizin motifidir. Deyimlerimizdir. Atasözlerimizdir. Benliğimizdir buğday.

Ve maalesef bugün... 12 bin yıldır ilk kez, ürettiğimizden daha fazla buğday ithal ediyoruz. Dünyanın en fazla buğday ithal eden ülkesi olduk.

Netice?

Tarihimizde ilk kez AKP döneminde “boş baklava” çıktı.

Fıstıktan cevize, cevizden fındığa dönüşmüştü, artık fındık bile yok. Şerbeti de nişasta bazlı şeker... “Boş baklava” satılıyor artık bu ülkede.

Şöyle tadıyla lezzetiyle, Antep fıstığıyla tereyağıyla, hakkıyla yapılmış güzel bir baklava almaya kalkarsak... Kilosunu filan boşver, sadece bir tek adet baklava dilimi 120 liraya geliyor!

Cumhuriyet’le birlikte halkın tatlısı olan baklava, 2026 yılı itibarıyla, yine anca saraylarda konaklarda, yine anca zengin sofralarında görülen bir tatlı haline geldi, vatandaşın yine anca -baklava alayında olduğu gibi- uzaktan baktığı bir tatlı haline geldi.

Cumhuriyet vizyonuna ihanetin bedelidir aslında, baklava.

Yerli üretim üzerine inşa edilen, halkın refahı üzerine inşa edilen bağımsız Türkiye idealini sırtından hançerlemenin faturasıdır.

Cumhuriyet’in içini boşaltırsan, geriye işte anca böyle boş baklava kalır.

Cumhuriyet’in malının mülkünün haraç mezat satılmasını, Cumhuriyet’in tasfiye edilmesini şuursuz gözlerle seyredersen, şu bayram sabahında, tanesi 120 liraya satılan baklavayı da işte anca böyle, uzaktan seyredersin.

Yazarın Diğer Yazıları