Yıl 1912. Aylardan Kasım... İstanbul’da, Harbiye Nezareti’nin loş odalarından birinde, masanın üzerinde devasa bir Rumeli haritası serili. Odada yoğun bir tütün dumanı, masanın üzerinde yarıda kalmış kahve fincanları ve o dönemin hırslı “İttihatçı bürokratları” var. Enver, Talat ve etraflarındakiler...
Haritaya bakıp sigaralarından derin bir nefes çekiyorlar. Kendi aralarında konuşurken fısıldadıkları o büyülü kelime aynı... Devlet aklı...
Onlara göre siyasetçiler aciz, meclis gereksiz, halk ise cahil. Devleti ancak ve ancak kendilerinin o gizemli bürokratik, askeri zekâsı kurtarabilir. O kibirli odadan çıkan emirler, koskoca orduyu siyasetin tam göbeğine itiyor. Liyakat bitiyor, subaylar ‘bizden olanlar ve olmayanlar’ diye kahvelerde birbirini vuruyor.
★★★
Peki o harita başındaki gizemli “devlet aklı” sahada neyle sonuçlanıyor biliyor musunuz?
Aynı günlerde, imparatorluğun gözbebeği, Atatürk’ün doğduğu şehir olan Selanik’te... Osmanlı’nın 8. Kolordu Komutanı Hasan Tahsin Paşa, şehri kuşatan Yunan ordusunun komutanı Veliaht Prens Konstantin’in önüne oturuyor. Önünde bir teslimiyet protokolü var. Paşa, arkasındaki on binlerce tam teçhizatlı askere, depolardaki tonlarca mühimmata rağmen kalemi eline alıyor. Ve 500 yıllık Türk yurdu Selanik’i, tek bir kurşun bile attırmadan, adeta altın tepside Yunan’a teslim ediyor!
O teslim senedi imzalanırken, Selanik sokaklarında yüz binlerce Müslüman Türk can havliyle yollara dökülüyor. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar...
Çamurlu yollarda açlıktan, hastalıktan kırılan, göç yollarında katledilen yüz binlerin o acıklı feryadı yükseliyor.
Cennet gibi Rumeli, o çok bilmiş, her şeyi ben bilirimci ‘İttihatçı bürokratik akıl’ yüzünden birkaç haftada haritadan siliniyor. Siyaset kumarı masasında kaybedilen koca bir imparatorluk, Sarıkamış’ın karlarında donan evlatlar ve nihayet vatanın işgali...
Tarih bize o kasvetli odalardan çok acı bir ders verdi...
Halkı küçümseyen, hukuku çiğneyen, meşruiyeti sandıkta değil de kapalı kapılar ardındaki kulislerde arayan hiçbir “devlet aklı” bu ülkeye zafer getirmemiştir. Getirdiği tek şey yıkım, utanç ve gözyaşıdır!
İşte bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti kurarken ilk iş olarak orduyu ve bürokrasiyi siyasetten ayırdı. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” diyerek sandığı ve meclisi tek meşru güç yaptı.
★★★
Peki ben size yüz yıl önceki bu Selanik dramını, o odalardaki tütün kokan İttihatçı kibri bugün neden anlattım?
Çünkü aradan bir asır geçmiş olmasına rağmen, bugün Türkiye’de demokrasinin, sandığın ve siyaset kurumunun nasıl bizzat muhalefet eliyle tasfiye edilmek istendiğinin en açık, en acı, adeta “Selanik teslimiyetine” benzeyen bir itirafıyla karşı karşıyayız!
Öyle sıradan bir isim de değil bunu konuşan. Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı, Maliye’den ve SSK’dan beri sağ kolu, CHP’de yıllarca Genel Başkan Yardımcılığı ve 4 dönem milletvekilliği yapmış olan Bülent Kuşoğlu.
Kuşoğlu’nun söylediği sözler, yenilir yutulur cinsten değil. Ne diyor biliyor musunuz? “Erdoğan sonrası için kaos var. O yüzden hazırlık yapılıyor, bir devlet aklı bir şeyler kurguluyor. Siyasetçilerin sıfırlanacağı, her şeyi bürokratların idare edeceği bir rejim inşa ediliyor” diyor ve ekliyor: “Doğru mu yapıyor, yanlış mı bilemiyoruz, sıkıntımız orada...”
Yuh artık! Yıllarca bu ülkenin ana muhalefet partisini yöneten akıl; hukukun ayaklar altına alınmasını, demokrasinin yok edilmesini, milli iradenin baypas edilmesini ‘gizemli bir devlet aklı’ ambalajıyla meşrulaştırıyor! Siyasetin sıfırlanacağı bir bürokratik oligarşiye adeta selam çakıyor!
★★★
Peki kim bu Kuşoğlu?
Kendisi sol siyasetin, CHP tabanının içinden gelen bir isim değil; katıksız bir merkez sağ bagajı var. 2000’lerin başında Doğru Yol Partisi (DYP) Ankara İl Başkanlığı yaptı. Ardından Demokrat Parti çizgisinde siyasi arayışını sürdürdü. Hızını alamadı; 2009’da AK Parti’den kopan Abdüllatif Şener ile birlikte Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı ve Genel Başkan Yardımcılığını yaptı.
Peki, bu çizgideki bir adam nasıl oldu da ana muhalefetin kalbine oturdu? Tabii ki 2010 yılında, eski SSK’lı mesai amiri Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına geçmesiyle... Kılıçdaroğlu’nun o meşhur, partiyi kimliksizleştiren “sağa açılma” operasyonunun ilk ve en büyük hamlelerinden biri olarak CHP’ye transfer edildi.
Yani hayatı boyunca halkçı, devrimci ya da sosyal demokrat bir mücadelenin içinden geçmemiş; aksine merkez sağın o eski devletçi, yukarıdan bakışlı koridorlarında yetişmiş bir isimden bahsediyoruz. İşte bu yüzden, siyasetin bitirilip ülkenin bürokratlara teslim edilmesini bu kadar rahat “Doğru bir kurgu” diyerek onaylayabiliyor.
Tabii buralarda tartışılacak daha çok şey var ama bu yazının konusu değil. Bugünkü CHP’nin, lider kadrolarının yanındaki kişilerin ne kadarı solcu, ne kadarı sosyal demokrat, ne kadarı 6 okçu? Bunlar apayrı bir tartışma konusu.
Erdoğan ile başlayan popülizm rüzgarı yıllardır solu da etkiledi. ‘Sağa açılma’, veya ‘normalleşme’ adı altında partiyi kendi köklerinden ve kurucu ilkelerinden uzaklaştırmaya da devam etti.
Ama net olan bir şey var.
Yüz yıl önce Selanik’te tek kurşun atmadan koca şehri bırakan, masalarda ‘devlet aklı’ diye diye imparatorluğu batıran zihniyet neyse; bugün ana muhalefetteki butlancıların “siyasetçiler sıfırlanacak, ülke bürokratlara kalacak” tezini makul bulup izlemesi de odur.
Biz neyin doğru olduğunu o acı tarihten çok iyi biliyoruz. Doğru olan gizemli klikler değil; sandıktır, hukuktur, meşruiyettir ve millettir!