Başkan Erdoğan, ülkenin direksiyonuna geçtiği ilk yıllarda ailelerden “en az üç çocuk” sahibi olmalarını istemişti. Çünkü nüfus “asker ve işgücü” demekti. Türkiye’nin nüfusu arttıkça daha güçlü olacağına inanıyordu. Önceki cumhurbaşkanlarımızdan Turgut Özal da aynı kanıdaydı. “100 milyon olursak herkes bizden çekinir” diyordu. Osmanlı Devleti, genç nüfusunun önemli bir bölümünü 10 yıl (1912-1922) süren savaşlarda yitirmişti. Atatürk, TC’yi, sağ kalan ama belki de çoğu hasta ve çelimsiz 12 milyon insanla kurdu. Sıtma ve verem yaygındı. Çocuk ölüm oranı yüksekti. Hem sayıca büyük hem de sağlıklı ve eğitimli bir nüfusa ihtiyaç vardı. Bu amaçla önlemler alındı. Cumhuriyet’in onuncu yılı 1933’te kutlanırken “10 yılda 15 milyon genç yarattık her yaştan” diye marşlar söylendi. Gün geldi, Türkiye’nin nüfusu yılda 1 milyondan fazla artar oldu. Nüfus artışı, çözümden soruna dönüştü. Siyaset ve devlet adamı Süleyman Demirel, “Her yıl sayısı 1 milyon artan çocuklarımıza, beslenme, barınma imkânı yaratmak ve onlara okul ve öğretmen bulmak zorundayız” diye meselenin büyüklüğünü vurguladı. “Ana, çocuk sağlığı ve aile planlaması merkezleri” kuruldu. Doğurganlık yavaşladı. Sonunda “eşyanın/şeylerin zoruyla” (with the force of things) o kadar yavaşladı ki; “en az 3 çocuk” diye tutturan Başkan Erdoğan’a rağmen bu sayı, nüfusun sabit kalması için gerekli 2,1’in altında 1,5’e düştü.
ANNEYİ BIRAK BABAYA BAK
Birleşmiş Milletler örgütüne üye 200 dolayında ülkeden, dünya nüfusunun 2/3’ünün yaşadığı 100 ülkede doğurganlık düşmüş. Yani sorun(?) evrensel. Eskiden yüksek-orta gelirli ailelerinde görülen bu az çocukluluk olgusu, şimdi orta gelirli toplumların orta gelirli ailelerine kadar yayılmış. Bir numaralı sebep olarak, kadınların koca eline bakan “ev kadını” olmaktan çıkıp bir işte çalışarak “özerkleşmeyi” tercih etmesi gösteriliyor. Evli çiftlerin, tek çocukta kalmasının sebebi olarak da çocuğu “iyi” yetiştirmenin çok masraflı oluşu zikrediliyor. Ama devletin bu masrafın önemli bir kısmını üstlendiği Kuzey ülkelerinde düşük doğurganlık hâlâ devam ediyor. Gelelim işin diğer veçhesine. Aslında düşük doğurganlığın gerisinde “kadınların annelikten kaçması kadar erkeklerin babalıktan korkması” yatıyor. Babalık, gerek anneye gerek çocuğa karşı, erkeğe çok ciddi maddi ve manevi sorumluluk yükleyen bir kimliktir. Çağdaş şehirli erkekler, bu korku yüzünden ya evlenmiyor ya da evlenirse eşini az çocuk doğurmaya ikna ediyor. Doğurganlık istatistiklerinin kadın başına değil, “erkek başına düşen çocuk” olarak değiştirilmesi belki de daha aydınlatıcı olacak.
ÇOCUK, BİLANÇODA AKTİFTİ, PASİF OLDU
Eskiden, özellikle tarım toplumlarında çocuk, ebeveyn için hem bir işgücü kaynağı hem de emeklilik sigortası işlevi görüyordu. Kızlar ev işlerinde annelerine, oğlanlar da tarımda babalarına yardım ediyordu. Ne kadar çok çocuğu olursa, ailenin geliri o kadar artıyor, anne ve baba da “yaşlanınca bize onlar bakacak” diye kendilerini güvende hissediyordu. Şehirleşme artıp, emeklilik sistemlerinin kapsamı geliştikçe bu matematik değişti. Üstelik zorunlu eğitim süreleri uzadı ve çocuk işçi çalıştırmak kısıtlandı. Çocuklar, aile için “varlık” değil “yükümlülük” haline geldi. İktisatçı diliyle “çocuğa yatırımın maliyeti” arttı, getirisi azaldı. Çocuk yapma dürtüsü zayıfladı. Bu da nüfus azalması olarak ete kemiğe büründü. Zengin ülkeler, işgücü ithal ederek nüfusu sabitledi. Nüfus azalması sorunu çözüldü; göçmen istilası sorunu çıktı.
Son söz: Sorun yaratmayan çözüm yoktur.