Faiz, Interest, Interés, فائدة, 利息, Interesse…

Farklı dillerde de yazsak, faiz kötü bir şeydir. Hangi inanca mensup olursak olalım, faiz ahlaki değildir. Hele ki Müslüman bir ülkede yaşayan bireyler olarak hiç tasvip edilecek bir durum değildir.

O halde gelin biraz konuşalım.

Devlet bütçesi aslında bir ülkenin aynasıdır.

Neye para harcadığınıza bakarsınız, neye önem verdiğinizi anlarsınız.

Eğitime harcıyorsanız geleceğe hazırlanıyorsunuzdur.

Üretime harcıyorsanız kalkınmak istiyorsunuzdur.

Yatırıma harcıyorsanız büyümek istiyorsunuzdur.

Peki faize harcıyorsanız?
Geçmişin faturasını ödüyorsunuzdur.

Türkiye'nin bütçesinde bugün yaşanan tam olarak bu.

Temmuz ayı bütçe rakamları açıklandı.
Bir ayda 378 milyar lira açık verdik.

Şaşırmadım.

Birkaç gün önce televizyon yayınlarında, Hazine'nin nakit gerçekleşmelerine bakarak temmuz ayında çok yüksek, hatta rekor seviyede bir bütçe açığıyla karşılaşabileceğimizi söylemiştim.

Geldi.

Fakat mesele 378 milyar lira değil.
Asıl mesele faiz.

Yılın henüz ilk yedi ayında yaklaşık 1,8 trilyon lira faiz ödedik.

Bir daha yazayım.

Yedi ay.
1,8 trilyon lira.
Aynı dönemde bütçe açığı 1,3 trilyon lira civarında.

Faizi çıkardığınızda ise bütçe yaklaşık 470 milyar lira fazla veriyor.

Yani bütçenin fotoğrafını çektiğinizde kadrajın ortasında kocaman bir faiz faturası duruyor.

Tesadüf değil.

Mayıs 2023'te merkezi yönetim borç stoku yaklaşık 4,7 trilyon liraydı.

Bugün 15 trilyon lira seviyesinde.

Üç yılda üç katından fazla.
Borcu büyüttük.
Faizi de beraberinde büyüttük.
Sonra bütçenin neden nefes alamadığını tartışıyoruz.

Alamaz.

Çünkü bütçeden çıkan faiz yalnızca Hazine'nin kasasından çıkan para değildir.

Faize giden 1 lira, başka bir yere gidemeyen 1 liradır.

Yapılmayan yatırımdır.
Kurulmayan fabrikadır.
Desteklenmeyen çiftçidir.
Yapılmayan okuldur.
Üretime, teknolojiye, altyapıya ayrılamayan kaynaktır.

Kalkınma dediğimiz şey zaten tam olarak burada başlıyor.

Ve burada bitiyor.

Bir ülke sürekli geçmişte yaptığı borçların maliyetini ödüyorsa, geleceğini finanse etmekte zorlanır.

O nedenle Türkiye'nin bütçesi giderek faiz bütçesine dönüşüyor.

Elbette mazeret bulmak kolay.

İran meselesi var.
Petrol var.
Akaryakıtta eşel mobil var.
ÖTV kaybı var.
Buna bağlı KDV kaybı var.

Hepsi doğru.

Ama hiçbiri bu tabloyu açıklamaya yetmez.

15 trilyon liraya ulaşan borcu İran'la açıklayamazsınız.

Yedi ayda 1,8 trilyon liraya yaklaşan faiz giderini eşel mobil ile açıklayamazsınız.

Kronik bir bütçe problemini birkaç aylık konjonktürel gelişmenin üzerine yıkamazsınız.

Çünkü mesele artık gelir-gider meselesini geçti.

Mesele bütçeyi nasıl yönettiğimiz.

Türkiye'nin yeni bir vergiye ihtiyacı yok.
Yeni bir yapılandırmaya da ihtiyacı yok.

Her açık çıktığında vatandaşa dönüp "Biraz daha vergi lazım" demek zaten maliye politikası değildir.

Türkiye'nin ihtiyacı kamu maliyesinde ciddi bir reform. Önümüzde Orta Vadeli Program var. Ardından Meclis açılacak.

Bence önümüzdeki dönemin en önemli gündemlerinden biri bu olmak zorunda.

Öyle üç yıllık büyüme tahmini yazıp, enflasyon hedefi koyup, bütçe açığının milli gelire oranını hesaplayıp geçmekten bahsetmiyorum.

Gerçek reformdan bahsediyorum.

Mali kural.
Borç yönetimi.
Risk yönetimi.
Kamu personel reformu.
Yerel yönetimler reformu.
Sosyal güvenlik reformu.

Hepsi aynı masaya yatırılmalı.

Devlet ne kadar harcayacak?
Ne kadar borçlanacak?
Borç hangi vadeyle alınacak?
Faiz ve kur riski nasıl yönetilecek?

Kamuda personel yapısı nasıl daha verimli hale getirilecek?

Belediyeler ne zamana kadar merkezi yönetimin kaynaklarına bağımlı yaşayacak?

Yerel yönetimler kendi sürdürülebilir gelirlerini nasıl yaratacak?

Sosyal güvenlik sisteminin giderek büyüyen finansman yükü nasıl kontrol altına alınacak?

Bunları konuşmadan bütçe reformu yapmış olmayız. Sadece rakamları değiştirmiş oluruz. Üstelik zaman daralıyor.

Önümüzdeki yıl muhtemel bir seçim ihtimali var ve bugün Türkiye bütçesinin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri yeni bir seçim ekonomisi.

Harcamaları artır.
Transferleri artır.
Kredileri aç.
Yeni destek paketleri açıkla.

Sonrasına bakarız.
Baktık.
Defalarca baktık.

Sonrasında ne olduğunu da biliyoruz.

Seçim biter.
Fatura kalır.
O faturayı kapatmak için vergiler artırılır.
Akaryakıttan alınır.
Otomobilden alınır.
Tüketimden alınır.
Şirketten alınır.
Ücretliden alınır.

Yetmez.
Borçlanılır.
Sonra o borcun faizini ödemek için yeniden kaynak aranır.

İşte kırmamız gereken döngü tam olarak bu.

Türkiye'nin vergi toplama kapasitesi var. Hatta vatandaş açısından bakarsanız fazlasıyla var.

Eksik olan, topladığımız paranın ne kadar verimli kullanıldığına ilişkin ciddi bir sorgulama.

Temmuz ayında 378 milyar lira açık vermişiz.

Elbette önemli.
Ama benim gözüm hâlâ başka rakamda.

1,8 trilyon lira.
Yedi aylık faiz faturası.
Bir de 15 trilyon liraya ulaşan borç stoku.

Bu iki rakam yan yana dururken yalnızca aylık bütçe açığını konuşmak, hastanın ateşini ölçüp hastalığı konuşmamaya benziyor.

Mesele ateş değil.
Mesele hastalık.
Türkiye'nin önünde iki yol var.

Ya Orta Vadeli Program'la başlayıp Meclis'in açılmasıyla birlikte kamu maliyesinde gerçek bir reform sürecine gireceğiz.

Ya da borç büyüyecek.
Faiz büyüyecek.
Bütçenin hareket alanı küçülecek.
Sonra yeniden vatandaşa döneceğiz.

Yeni vergi.
Yeni zam.
Yeni borç.
Yeni faiz.
Aynı hikâye.

Oysa bütçe dediğiniz şey geçmişin borçlarını ödemek için değil, bir ülkenin geleceğini kurmak için vardır.

Yazarın Diğer Yazıları