Yaşanmakta olan fon krizi sadece yüz binlerce küçük yatırımcıyı değil, tüm sermaye piyasası ve ekonomiyi etkileyecek büyüklükte olduğundan ekonomi yönetimi çok ciddi tedbirleri hızlıca hayata geçirdi.
SPK, aralarında Tera Portföy ve Pusula Portföy’ün de bulunduğu 7 portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören fonlarına yönelik tedbirler aldı; bazı fonların tasfiye süreci başlatıldı. Reuters’ın aktardığına göre süreç yaklaşık 353 bin yatırımcıyı ve 891 milyar liralık varlığı ilgilendiriyor.
Şimdi soru şu: Bu işin faturası kime çıkacak?
Fon krizinin faturası tüm toplumun sırtına mı yıkılacak?
Krizin faturası, fonda parası olanların paralarına erişememesi ve fondaki varlıkların erimesi yoluyla fon yatırımcısına çıkmaya başladı bile. Fonun borsaya sirayet eden yönü ile de pek çok borsa yatırımcısı da bu gelişmelerden etkilendi. Hem de BIST 30 veya BIST 100’deki en sağlam şirketlere yatırım yapsa bile fatura ödedi.
Ben uzun dönemde ortaya çıkacak büyük faturanın kamunun sırtına yıkılmaması gerektiğini düşünüyorum. Faturanın kamunun sırtına yüklenmesi, vergilerimizle karşılanması sadece bütçeden ödeme yapılması ile olmuyor. Kamu bankaları ve Varlık Fonu veya diğer kamu kaynakları ile de olabiliyor. Bu nedenle, bu tür krizlerde faturanın hangi yöntemle olursa olsun tüm vatandaşlara paylaştırılmasına karşıyım.
Eğer ortada ciddi bir usulsüzlük, görev ihmali, çıkar çatışması, yolsuzluk, dolandırıcılık, ponzi düzeneği varsa veya yatırımcı zararına yol açan başka bir ihlal varsa, ortaya çıkan faturanın ilk adresi neden kamu olsun? Neden bu tür zararlar işsizlik yardımı alırken bile damga vergisi ödeyenlerden çıksın?
Önce fondan vurgun yapmış olanlara bakmak gerekmez mi?
Burada çok daha radikal ama üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir önerim var.
Fon krizi ortaya çıkmadan önce bazı fonlarda olağanüstü değer artışları yaşandı. Fonlar aracılığı ile bazı küçük borsa şirketleri Türkiye’nin en büyük bankalarının dört katına çıkan bir piyasa değerine ulaştı. Basında bazı fonların ve ilişkili şirketlerin çok yüksek getiriler sağladığı, bazı şirket değerlerinin olağanüstü seviyelere çıktığı tartışıldı. Manipülasyonlar çok dile getirildi.
İşte burada şu soru sorulmalı: Bu olağanüstü kazançların ne kadarı normal piyasa kazancıydı, ne kadarı varsa usulsüz işlem veya ihlal sonucunda ortaya çıktı?
Eğer yapılan incelemeler sonucunda bazı kişi veya şirketlerin yatırımcı zararına neden olan işlemlerden haksız kazanç sağladığı tespit edilirse, bu kazançların geri alınması ve mağdur yatırımcılara aktarılması neden gündeme gelmesin?
Dünyada bunun örneği var.
ABD’nin Sermaye Piyasası Kurulu olan SEC’in “Fair Fund” mekanizmasında, sermaye piyasası ihlalleri nedeniyle elde edilen haksız kazançlar, faiz ve bazı cezalar yatırımcıların zararlarının karşılanması amacıyla oluşturulan fonlarda toplanabiliyor. İngiltere’de de düzenleyici makamların mağdurlara yönelik “redress” ve varlıkların geri alınması mekanizmalarını kullandığı örnekler bulunuyor.
Dolayısıyla önerim, fonlar ve bu fonlarla ilişkili şirketlerden “çok kazanan herkesin parasına el konulsun” değildir. İhlal soruşturmaları sonucunda haksız kazanç olduğu tespit edilen ücretler, primler, ilişkili taraf kazançları ve manipülasyon içeren diğer menfaatler tasfiye varlığına dahil edilmeli; mümkün olduğunca zarara uğrayan yatırımcılara aktarılmalıdır.
Ayrıca, kusur ve kasıt durumuna göre fon ve ilişkili şirket sahip ve yöneticilerinin şahsi malvarlıkları da zarar tazmininde kullanılmalıdır.
Bir soru da denetleyene
Krizin göbeğinde yer alan Destek Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Altunç Kumova’ya savcılık ifadesi sırasında, şirket değerinin Garanti BBVA veya Yapı Kredi’nin yaklaşık dört katına çıkmasına rağmen neden şüphelenmediği sorulduğu basına yansıdı. Haberde Kumova’nın bu büyüklüğü “anormal” olarak nitelendirdiği ancak yükselişin kendi kontrolü dışında gerçekleştiğini savunduğu aktarılıyor.
Bir şirketin piyasa değerinin Türkiye’nin en büyük bankalarının birkaç katına ulaştığı bir ortamda “Bunu hiç denetleyen olmadı mı?” sorusunu da sormalıyız.
Hani yapay zekaya geçmiştik. Vergi mükellefinin üç kuruşluk alımındaki anormalliği gören kamusal gözün, Türkiye’nin en büyük bankalarının dört katına çıkan bir şirketteki anormalliği görmemesi normal mi?
Çünkü mesele yalnızca birkaç fonun tasfiyesi değildir. Mesele aynı zamanda bu fonları ve fonların yatırım yaptığı halka açık şirketlerin denetim mekanizmasının işleyip işlemediği veya işletilip işletilmediğidir. Mesele aynı zamanda olayın tüm taraflarının yetki ve sorumluluklarının, varsa ihmallerinin masaya yatırılmasıdır.