“Giden gelmiyor, orası Yemen’dir”

Osmanlı Devleti, Yemen kıyılarında askerî hâkimiyetini 1538’de kurdu.

Yemen’i elde tutmak için, Anadolu’dan ve Rumeli’den sürekli binlerce asker gönderdi.

Bu askerler için savaş, Yemen’de başlamıyordu.

Tokat’tan çıkan bir tabur, önce Ankara’ya, ardından İzmir’e, oradan gemiyle Yemen’in Hudeyde Limanı’na gidiyordu.

Yol, en az 45 gün sürüyordu.

Askerlerin bir bölümü Yemen’e ulaşmadan, hastalıktan, kötü koşullardan yaşamını yitirirdi.

★★★

Hudeyde Limanı’na ulaşmak yetmiyordu...

Asıl zorluk, Hudeyde ile Sana arasındaki 264 kilometrelik dağ yolunu aşmaktı.

50 dereceyi bulan kavurucu sıcak, sarp geçitler, yetersiz erzak, uygun olmayan giysiler, içme suyu sıkıntısı...

Kolera, dizanteri...

Yemen’de askerler sadece düşmanla değil, doğa koşullarıyla, dağlarla ve açlıkla savaşıyordu.

Kurşun da, kolera da öldürüyordu.

★★★

Yıl 1905...

Yemen’in başkenti Sana kuşatma altında.

Erzak biter, bulaşıcı hastalık yayılır, asker aç.

Yemen Valisi Tevfik Bey’in raporunda yazılanlardan bir kesit:

“Sana’da yiyecek tükenmişti. Aç kalan askerler bahçelerdeki ham meyveleri yiyordu. Askerler, subaylar ve aileleri arasında günde yaklaşık 60 kişi ölüyordu.

Bir ay önce 6 bin olan asker mevcudu, ölümler ve firarlar nedeniyle 2 bine düşmüştü.”

★★★

Kuşatmadaki bir subayın mektubu daha çarpıcıdır:

“Bazı günler, şehirde 250-300 asker hayatını kaybeder...”

Yemen’de Türk Ordusu, sadece düşman karşısında değil, açlığın, bulaşıcı hastalığın içinde erir gider...

★★★

İkinci Abdülhamit tarafından Yemen’e imam olarak atanan İmam Yahya, aşiretleri birleştirerek Osmanlı’ya karşı isyan çıkartır.

İmam Yahya, 1910 yılında bir Türk birliğini kuşatır.

Merkez Komutanı olarak görev yapan Sami Efendi’nin, Hasan adlı arkadaşına yazdığı mektup:

“Artık yaşama ümidimiz kalmamıştı. Ölen asker sayısı günde 250-300’ü buluyordu. Koca şehir zalim bir düşmanın (İmam Yahya) pençesinde çırpınıyordu. Artık şehirde kuş dahi uçmuyordu, yiyecek olarak eşek, köpek de kalmamıştı. Askerin kuytu yerlerde insan eti yediğini biliyorduk...”

★★★

1918’de Osmanlı Yemen’den çekildi.

Fakat Yemen, Anadolu’dan çekilmedi.

Geride kalanların ağıdı hiç susmadı...

Bir anne kapıya baktı.

Bir eş haber bekledi.

Bir çocuk babasının yolunu gözledi.

Yemen Türküsü, işte o bitmeyen bekleyişin sesiydi...

“Anu Yemen’dir, gülü çemendir

Giden gelmiyor, acep nedendir?..”

★★★

Falih Rıfkı Atay, “Zeytindağı” adlı kitabında sahipsiz Ahmet’in öyküsünü anlatır:

“Artık Şam’dan ayrılıyorum... Tren giderken iki tarafımızda Suriye ve Lübnan’ı sanki safra gibi boşaltıyoruz. İstasyonda bir kadın durmuş, gelene geçene:

‘Benim Ahmed’i gördünüz mü?’ diyor.

Hangi Ahmed’i, yüz bin Ahmed’in hangisini?

‘Bu tarafa gitmişti’ diyor. ‘Ahmed’imi gördün mü?’

Hayır... Hiçbirimiz Ahmed’ini görmedik. Fakat Ahmed’in her şeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.

Anadolu Ahmed’ini soruyor. Ahmed’i ne için harcadığımızı bir söyleyebilsek, onunla ne kazandığımızı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek... Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik...”

★★★

Evet, ıssız ve sahipsiz Anadolu’nun sahipsiz anaları işte böyle ağlıyorlardı.

Ahmed’in anasının gözyaşları, çaresizlikler içinde Anadolu toprağına işte böyle aktı.

Yokluklar içinde büyüttükleri ve vatan için askere yolladıkları Ahmetlerini arıyorlardı.

Peki Ahmed’in kanının aktığı o topraklar, gerçekten Osmanlı’nın olmuş muydu?

★★★

Cevabı Falih Rıfkı Atay verir:

“Biz Kudüs’te kirada oturuyoruz. Halep’ten bu tarafa geçmeyen şey, yalnız Türk kâğıdı değil ne Türkçe ne de Türk geçiyor.

Floransa ne kadar bizden değilse, Kudüs de o kadar bizim değildi... Ticaret, kültür, çiftlik, endüstri, binalar her şey Arapların veya başka devletlerin...

Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum...

Osmanlı İmparatorluğu’nda bütün azınlıklar imtiyazlı oldukları için herhangi bir Müslüman azınlığın çocuğu olmak, Türk olmaktan daha faydalı idi...

Suriye, Filistin ve Hicaz’da: ‘Türk müsünüz? Sorusunun birçok kereler cevabı ‘Estağfurullah!’ idi. Bu toprakları, ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık...

Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.

Eğer medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu yukarılarına kadar gireceğine şüphe yoktu...

Ve kendimizi otelciye, lokantacıya, hatta posta memuruna anlatmak için yavaş yavaş Arapça öğreniyorduk...”

Osmanlı’nın son yıllarını, “Zeytindağı”nda böyle anlatır, Falih Rıfkı Atay...

★★★

Anadolu’nun sütü işte böyle heba edilmişti.

Ahmetler, Osmanlı’nın olmayan Arap çöllerinde, kavurucu sıcaklarda böyle yitirilmişti.

Ahmetlerin kanı bu çöllerde, bu susuz topraklarda akmıştı...

Bilgisizlikler, hatalar, hayalperestlikler, ihtiraslar zincirinin hüzün dolu öyküsüdür, Yemen Türküsü...

Yemen’de sadece askerler kaybolmadı; Anadolu’da, her ayak sesinde oğlunu arayan anaların umutları da gömüldü...

★★★

Savaşın ustası, barışın efendisi Atatürk der ki:

“Savaş zorunlu ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayettir.”

Yazarın Diğer Yazıları