Gökyüzünde 17 tayyare

26 Ağustos 1922 sabahı Türk ordusunun gökyüzüne kaldırabileceği 17 tayyaresi vardı. Ama o 17 tayyarenin hepsini uçuracak kadar pilotu yoktu.

Cephe Tayyare Bölüğü’nün elinde 22 uçak bulunuyordu. Yalnız dokuzu uçuşa hazırdı. Taarruz yaklaşırken pilotlar, rasıtlar ve makinistler gece gündüz çalıştı. Hedef 18 uçağı hazır etmekti. 17’sini yetiştirebildiler.

Bu kez başka bir eksik çıktı... Pilot.

Çare belliydi. Aynı pilot gerektiğinde bir günde birkaç sorti yapacaktı. Uçak azdı. Pilot azdı. Benzin azdı. Yedek parça neredeyse yoktu.

★★★

O 17 tayyarenin nasıl hazırlandığı bile Kurtuluş Savaşı’nın nasıl kazanıldığını anlatmaya yeter.

1922’de İtalya’dan gizlice 20 SPAD XIII (Fransız tasarımı) avcı uçağı satın alındı. Mersin’e çıkarıldı, demiryoluyla Konya’ya getirildi, orada monte edildi.

Fakat uçakların makineli tüfeği yoktu.

Konya’daki tamirhanede Birinci Dünya Savaşı’ndan kalmış Alman makineli tüfekleri bulundu, İtalyan uçaklarına takıldı.

Uçağı İtalyan. Silahı eski Alman. Montajı Konya’da.

Bu uçakları deneyip cepheye götürebilecek yalnız iki pilot vardı. Bazıları bu yüzden uçarak değil, trenle cepheye gönderildi.

Bir kısım benzin Rusya’dan, yüksek oktanlısı İtalya’dan Antalya üzerinden getiriliyordu. Arızalanan uçakların parçası Anadolu’da bulunamıyordu.

Malzemenin bir bölümü yurtdışından gizlice sokuluyor, bir bölümü işgal ordularının depolarından para karşılığı temin ediliyordu.

Yokluk bazen inanılmaz boyuttaydı. Uçak kanatlarına sürülmesi gereken özel koruyucu madde bulunamadığında patates kabukları, koyun ve sığır ayakları, kola ve yumurta akından karışımlar hazırlanıyordu. Yağmurda kanat bezlerinin gevşemesi bile pilotların karşılaştığı sorunlardan biriydi.

Sadece devlet değil, 174’üncü Piyade Alayı subayları da maaşlarından para toplayıp bir uçak aldı. Adına 174’üncü Alay denildi. Eskişehir, Niğde ve Sivrihisar halkı da tayyare alınması için para topladı.

★★★

25 Ağustos’a gelindiğinde geri sayım başlamıştı. Havacıların görevi sadece bomba atmak değildi. Yunan birliklerini gözetleyecek, ihtiyat kuvvetlerini arayacak, topçuya bilgi verecek ve Yunan keşif uçaklarının Türk ordusunun yığınağını görmesini engellemeye çalışacaklardı.

Türk birlikleri geceleri cepheye yaklaştırılıyor, gündüz Yunan keşif uçaklarından saklanıyordu. Üstelik Türk tayyareleri saldırı başlamadan kritik bir bilgi bulmuştu. Yunanların bilinen savunma hattının gerisinde ikinci bir tahkimat hattı daha vardı.

Yani gökyüzündeki o birkaç pilot ordumuzun radarıydı.

★★★

26 Ağustos sabahı... Henüz gün ağarıyordu. Afyon Çay’daki mütevazı meydanda 17 tayyare dizilmişti. Hava Kuvvetleri Müfettişi Muzaffer Ergüder’in hatıralarına göre her birinin başında bir makinist ile üç dört er son kontrolleri yapıyordu.

Sonra Kocatepe’den top sesleri geldi. Büyük Taarruz başlamıştı. Topların uğultusuna tayyare motorlarının sesi karıştı. Uçaklar birer birer havalandı.

O gün 12 keşif uçuşu yapıldı. Türk avcı uçakları Yunan tayyareleriyle dört kez çatıştı. 3 Yunan uçağı kendi hatlarının gerisine kaçmak zorunda kaldı. Üstelik bazı tayyarelerde bomba nişangâhı bile yoktu. Pilot, yanına alabildiği kadar bombayı kokpite koyuyor, hedefi görünce mesafeyi kendisi hesaplıyor ve bombayı eliyle aşağı bırakıyordu.

Görevleri yalnız keşif ve bombardıman da değildi. Türk tayyareleri Yunan askerlerinin üzerine propaganda bildirileri, hatta Yunanistan’da yasaklanan savaş karşıtı gazeteleri bırakıyordu. General Trikopis bile hatıralarında Rizospastis ve Konstantinopoleos gazetelerinin paketler halinde Yunan saflarına atıldığını anlatacaktı.

Ertesi gün Cephe Tayyare Bölüğü Komutanı Yüzbaşı Fazıl Bey, Sinanpaşa Ovası üzerinde bir Yunan keşif uçağını yakaladı. Hava muharebesi başladı. Fazıl Bey, Yunan tayyaresini Garipçe köyü civarında bir tarlaya mecburi inişe zorladı. Uçak ele geçirildi. Tamir edildi. Ve düştüğü köyün adı verildi: “Garipçe.”

Afyon kurtarıldıktan sonra İsmet Paşa havacıları karargâha çağırdı. Fazıl Bey binbaşılığa yükseltildi. Fazıl Bey’in uçaklarının gövdesinde pençelerinde bomba taşıyan bir kartal resmi vardı. “Kartal Müfrezesi” adı verilen birlik, Türk hava kuvvetleri tarihinde amblem kullanan ilk birlik oldu.

★★★

28 ve 29 Ağustos’ta gökyüzündeki hareket daha da büyüdü. Yunan ihtiyat birlikleri geri çekilmeye başlayınca toplam 13 Türk tayyaresi havalandı. Amaç bu çekilmeyi paniğe çevirmekti. Bombalar atıldı. Uçaklar alçaldı.

Yollardaki askeri konvoylara makineli tüfek ateşi açıldı. Yüklü kamyonlar vuruldu, devrildi, terk edildi. 4 keşif uçağı Yunan topçusunu bombaladı. Sadece 28 Ağustos görevlerinde yaklaşık 200 kilo bomba atıldı.

Sonra Uşak’a ulaştılar. Yunanların terk ettiği hava meydanında karşılarında bambaşka bir manzara vardı. 18 uçak. 40 ton benzin ve yağ. Ve 18 bin uçak bombası.

26 Ağustos sabahı Türk tarafı 17 tayyareyi uçuşa
hazırlayabilmek için gece
gündüz uğraşmış, onları
uçuracak pilot sayısını bile tamamlayamamıştı.

Birkaç gün sonra yenilen ordunun geride bıraktığı depoda 18 bin 240 bomba duruyordu. Bazen bir zaferin büyüklüğünü uzun nutuklardan çok iki rakam anlatır... 17 tayyare. 18 bin bomba.

30 Ağustos’un bir dönem “Zafer ve Tayyare Bayramı” adıyla kutlanması boşuna değildi. (‘Tayyare Bayramı’ deme geleneği 1950’lerin başında Demokrat Parti döneminde bitti.)

Çünkü o gün gökyüzünde sadece 17 uçak uçmadı. Eksik parçayı bulan makinist, bir günde birkaç kez havalanan pilot, İtalyan uçağına eski Alman makineli tüfeğini takan usta uçtu. Ve bir milletin “imkân yok” denilen yerde imkân yaratma iradesi de uçtu.

Evet, 104 yıl sonra 30 Ağustos’ta gökyüzünden bize kalan en güzel ders belki de budur.

Bu bir ‘17 uçakla savaştık’ hikayesi değil ‘O 17 uçağı bir millet nasıl uçurdu’ hikayesidir.

Yazarın Diğer Yazıları