Hayaletler ve hainler

Yıl, Milattan Sonra 211.

Roma İmparatorluğu’nun zirvesi. İmparator Septimius Severus öldüğünde tahtı iki oğluna bıraktı. Ama o oğullar kanlı bıçaklıydı.

Gücü paylaşamayan Caracalla ve Geta kardeşler için anneleri Julia Domna, bir barış odası kurdu. Kapılar kapandı ancak Caracalla’nın koridorlara gizlediği lejyonerler içeri daldı. Geta, çığlıklar atarak annesinin kollarına koştu ve kadının elbiselerini kana bulayarak hançerlendi.

Caracalla için kardeşini öldürmek yetmemişti. Senato’dan “Damnatio Memoriae” yani “Hafızanın Lanetlenmesi” kanununu çıkarttı.

Geta sadece ölmeyecek, hiç yaşamamış sayılacaktı.

Heykelleri parçalandı, paralardan resmi kazındı. Devlet arşivlerinden ismi çıkarıldı. Sokakta adını fısıldamak bile idam cezası demekti.

Hafızanın Lanetlenmesi kanunu... Yani geriye doğru bir kişiyi, yapılan işleri yok saymak... Bugünkü mutlak butlanın kökü budur.

★★★

Roma’nın bu “yok sayma” hukuku, yüzyıllar sonra Osmanlı’ya da sirayet etti.

Yıl 1481. Fatih’in iki oğlu Bayezid ve Cem arasında taht savaşı başladı. Savaşı kaybeden Cem Sultan, kardeşine devleti ikiye bölmeyi teklif etti; yani mutlak otoriteye bir ortaklık getirmek istedi. II. Bayezid’in cevabı devlet aklının özetiydi...

“Gelin kumaşını iki hüsrev paylaşamaz. Devlet birdir, ortak kabul etmez.”

Cem Sultan, Papa’nın yanına, Roma’ya kaçtı. Onun için fiziken yaşayan ama siyaseten “yok hükmünde” olan 13 yıllık bir kabus başladı. Osmanlı hazinesinden her yıl Vatikan’a 45 bin altın ödendi; sırf Cem orada sessiz kalsın, sesi dünyaya ulaşmasın diye. Cem Sultan, bir canlı hayalet gibi yaşadı ve Napoli’de zehirlenerek öldürüldü. Osmanlı sarayında bir daha hiçbir şehzadeye “Cem” ismi verilmedi. O isim soy ağacından kazındı. Tarih kitaplarında, arşivlerinde bir daha Cem ismi geçmedi. Cem ismi, hafızasıyla birlikte butlan oldu.

★★★

Zamanı ileri saralım. Yıl 1914.

Osmanlı Sadrazamı Said Halim Paşa, Bab-ı Ali binasında mühür ve imza yetkisiyle otururken, İttihat ve Terakki’nin Merkez-i Umumi odasında iki bakanı Talat ve Enver Paşalar gizlice harita başındaydı. Bir gün yaver içeri daldı. Yavuz ve Midilli zırhlılarımızın Rus limanlarını bombalayıp savaşa girdiğimizi söyledi. Başbakanın, ülkenin cihan harbine girdiğinden haberi yoktu! Çünkü emri resmi hükümet değil, o arkadaki mühürsüz oda vermişti. Osmanlı hükümeti savaşa girmek istemiyordu. Said Halim Paşa masasına çöktü ve gözyaşlarını tutamadı. Kendisi o koltukta sadece bir hayaletti, bir butlandı. Aldığı kararlar, arkadaki o devlet, o güç odağı tarafından çoktan yok sayılmıştı.

Hain, düşman değildir.

Düşman uzaktan gelir, hain yanı başından...

Aynı sofraya oturur, aynı kelimeleri söyler.

İçinde hep aynı ses yankılanır... “Ben haklıydım.”

★★★

Yıl 1920. İşgal altındaki İstanbul’da Sadrazam Damat Ferit Paşa, Mustafa Kemal’in başlattığı Milli Mücadele’ye “isyancı hareket” diyerek fetvalarla gıyabi idam kararları çıkardı. Ankara’yı, Meclis’i, o kutsal direnişi hukuken “yok hükmünde” ilan etti.

Kuvayı Milliye’ye karşı ferman hazırladı. “Bu adam durdurulmalıdır” fermanı imzaladı.

Ordular kurdurdu. Paşa unvanı verdiği Ahmet Anzavur ile Balıkesir’de, Adapazarı’nda Kuvayı Milliye’ye saldırdı. Kendisine bağlı paralı kuvvet İnzibatiye, yani Hilafet Ordusu, İzmit’e yürüdü.

Görevlendirilen Harput Valisi Ali Galip Bey, Sivas Kongresi’ni dağıtmakla memurdu. Ali Galip, içeriden biriydi; aynı dili konuşuyor, aynı sofrada oturuyordu. Ancak taşıdığı emir milletin değil, padişahındı. Plan deşifre olunca Ali Galip her şeyini bırakıp kaçtı. Bugün ne Damat Ferit’in adı anılır, ne Ali Galip’in mezarına çiçek konur. Çünkü hainliğin tarafı olmaz; kıyafeti, makamı olur ama hep arkandadır. Ve bıçak sırtına saplandığında, acı tüm millete yayılır.

★★★

Yıllar değişir, isimler değişir ama Ankara’nın labirentlerindeki o kavga hiç değişmez. Şimdi gözlerinizi açın ve bugüne, genel merkezin önüne bakın. Bugün yaşanan “mutlak butlan” tartışması, ne masum bir hukuk arayışıdır ne de yapıyı kurtarma hamlesi. İktidar marifetiyle yapıldığı açıktır. Ama karşımızda duran tablo da hırsın ve kirlenmişliğin koca bir geleceği nasıl parça parça ettiğinin somut resmidir.

Bu saatten sonra ne mi olur?

Bu, Ankara koridorlarında yeniden hortlayan o eski “mühür ve gölge” savaşıdır. Bir taraf devlet nezdinde lanetli hayalet ilan edilmiştir, diğer taraf ise toplum nezdinde hain.

Hayaletler hiç yaşamamış kabul edilecek, hainler ise yıkmak için yürüyecek.

Olan CHP’ye ve milyonların umuduna olacak.

Tarihsel bir yükselişi kişisel hesaplar ve intikam hırsıyla bölenlere yeniden söyleyelim...

Sizden hiçbir zaman iktidar olmaz...

Sizler için sadece kendi egonuz ve intikamınız var.

Ve tarih sizi hiçbir zaman bağışlamayacak.

Ne bir sayfa ayıracak, ne bir dua...

Yazarın Diğer Yazıları