Hileli arena!

SeviIlla’nın labirenti andıran, kızgın Endülüs güneşiyle yıkanan dar sokaklarında yürürken, zamanın ruhunu askıya alan bir koku karşılar sizi...

Kurumuş toprak, sertleşmiş kireç ve hafifçe genzi yakan portakal çiçeği esintisi...

Bu sokaklar sadece geçmişi değil, insanlığın en eski, en karanlık ve en görkemli çelişkilerini de saklar bağrında. Başınızı hafifçe yukarı kaldırdığınızda, eski bir taş duvarın sıvası dökülmüş yüzeyinde, siyah-beyaz, mağrur ve meydan okuyan bir çift gözle karşılaşırsınız. O gözler, İspanya tarihinin en fırtınalı dönemine mührünü vurmuş efsanevi matador Manuel Benitez’e, yani namıdiğer El Cordobes’e aittir.

***

El Cordobes’in hayatı bir matadorun yükselişi gibi görünse de aynı anda General Franco’nun 36 yıl boyunca ülkenin üzerine kabus gibi çöken demir yumruğunun altında ezilen, iç savaşla parçalanmış, yoksulluk ve nefretle kavrulmuş bir İspanya’nın da röntgenidir.

Genç Manuel’in her dövüşe çıkmadan önce ablasına söylediği o sarsıcı söz, sadece bir fakir gencin çığlığı değil, bir dönemin mutlak çaresizliğinin manifestosudur.

“Ağlama Angelita! Ya sana o hayalini kurduğun evi alacağım ya da arkamdan yasımı tutacaksın.”

Evet, bu söz ölümle ve sistemle girilmiş bir kumarın, “ya herro ya merro” diyen saf bir iradenin ifadesidir. Ancak Sevilla’nın o gölgeli sokaklarında yürürken, El Cordobes’in trajik hikayesinden çok daha derin, evrensel bir mekanizma zihninizi kurcalamaya başlar... Arenanın geçirdiği o büyük, vahşi ve sinsi evrim.

***

Yüzyıllar öncesine, boğa güreşlerinin ilk dönemlerine gidin. O zamanlar arena, insan ile doğanın, birey ile mutlak gücün hilesiz, çıplak ve dürüst bir karşılaşma alanıydı.

Ortada ne atlı mızrakçılar (picadores) vardı ne de hayvanın boyun kaslarını sinsice kesip onu sakatlayan kargıcılar (banderilleros). İki güç, tüm çıplaklığı ve dehasıyla karşı karşıya kalırdı. Ya insan zekası ve cesareti galip gelirdi ya da doğanın vahşi, ham gücü. Bu, trajik ama kendi içinde namuslu bir ritüeldi.

Ancak zamanla, özellikle de gücü elinde tutan otoriter rejimlerin gölgesinde arena biçim değiştirdi, sistemleşti ve steril bir vahşet tiyatrosuna dönüştü. Modern arenada işleyiş artık çok farklı...

Sahneye çıkacak olan o devasa güç (boğa), aslında matadorun karşısına çıkana kadar sahne arkasındaki görünmeyen eller tarafından çoktan yıpratılmıştır. Sırtına saplanan kargılarla kanı akıtılmış, atlı mızrakçılar tarafından boyun kasları felç edilmiş, başı öne düşmüş, sağa sola koşturularak nefesi tüketilmiştir.

Matador sahne alıp meydanın ortasına alkışlarla geldiğinde, boğa artık sadece başı öne eğik, gücü elinden alınmış ve nereye saldıracağını bilemeyen şaşkın bir kurbandır.

Pırıl pırıl giysileriyle arenaya çıkan modern matadora ise sadece seyircinin alkışları, medyanın ışıkları ve konfetiler eşliğinde o son, ölümcül ve eşitsiz darbeyi indirmek kalır. Bu artık bir cesaret gösterisi değil, önden kurgulanmış, hileli bir güç gösterisidir.

***

General Franco dönemi İspanya’sı, bu arenayı toplumsal bir afyon olarak tepe tepe kullandı. Kitlelerin açlığını, adalete olan susuzluğunu ve özgürlük çığlıklarını arenalardaki bu kanlı tiyatroyla bastırdı. Muhaliflerini, rakiplerini ve toplumsal uyanışı tam da bu modern boğa güreşlerindeki gibi tasfiye etti rejim.

Gücü elinde tutanlar, rakiplerini halkın karşısına eşit ve adil bir dövüş için çıkarmazlar. Önce devletin tüm aygıtlarıyla, medyasıyla, yargısıyla, kurduğu sinsi tuzaklarla o rakibi arkada mızraklar, kanatır, yorar ve boynunu eğdirirler. Rakip, meydana çıktığında zaten önden sakatlanmıştır. İktidar koltuğundaki matador ise steril eldivenleriyle o son hamleyi yapar ve mağrurla kitlelere kendi “büyük zaferini” alkışlatır. Franco’nun rakiplerini “parçalama” yöntemi, tam olarak bu kurgulanmış arenanın vahşi mantığıydı.

***

İşte tam bu karanlığın ortasında, El Cordobes neden bir milli kahramana, bir halk ikonuna dönüştü? Çünkü Manuel Benitez, o rejimin ve aristokrasinin kurallarla örülmüş, steril matadorluk geleneğini elinin tersiyle itti.

Kitabi oynamadı; aristokratların “estetik ve asil” bulduğu tüm kuralları çiğnedi. Kurbağa gibi boğanın üzerine atladı, hayvanın dibine kadar girdi, ölümün gözlerinin içine hesapsızca baktı. Halk onda, Franco arenasının dayattığı o hileli protokolleri yıkan, sistemin kurallarına göre değil, kendi saf iradesiyle dövüşen yoksul ve çılgın bir ruh gördü. El Cordobes, o kurgulanmış vahşi tiyatronun ortasında saf cesaretin son çığlığıydı.

***

Bugün İspanya’nın pek çok bölgesinde boğa güreşlerinin yasaklanması ya da eski cazibesini yitirmesi, sadece bir hayvan hakları duyarlılığı değildir.

İnsanlık, o arenalarda bir zamanlar var olan “saf cesareti” çoktan kaybetmiştir; geriye kalan sadece sistemli bir infazın tiyatrosudur ve bu tiyatro artık kimseyi büyülememektedir.

Sevilla’nın Plaza de Toros de la Maestranza arenasının gölgesindeki o dar, serin sokaklarda yürürken duvarlardaki El Cordobes resimleri bana işte bu zamansız gerçeği fısıldıyor.

Dünyanın neresinde olursanız olun, mutlak gücü elinde tutanlar her zaman kendi arenalarını kurarlar, rakiplerini önden yorup boyunlarını eğerler ve zafer şarkıları söylerler.

Ancak tarih, o kurgulanmış arenaların alkışlanan matadorlarını değil, sistemin kurallarını hiçe sayıp “Ya bu düzen değişecek ya da yasımı tutacaksınız” diyerek sahneye çıkan o hesapsız, çılgın ve cesur ruhları yazar.

Evet Sevilla’nın sessiz taş duvarlarında ansızın beliren El Cordobes bugün bile çok şey anlatıyor.




Yazarın Diğer Yazıları