Cumartesi sabahı dünyayı uyandıran haber bir “operasyon” diye sunuldu. Karanlıkta başlayan, şafakta biten, hedefi ele geçirip uçağa bindiren, sonra da “hukuk adına” yapıldığı iddia edilen bir askeri hamle.
Bir ülkenin lideri başka bir ülkenin ordusu tarafından alınmış, okyanus aşırı bir mahkeme koridoruna taşınmıştı. O an, haritalarda sınırlar yerli yerindeydi belki ama dünya düzeninde bir çizgi yerinden oynadı.
Çünkü burada mesele yalnızca Venezuela değil.
Mesele, güçlü bir devletin “istediğim sonucu hızla alırım” dürtüsüyle, gücü hukuk kılıfına geçirip geçiremeyeceği...
Ve daha önemlisi bu yöntemin bir kere meşrulaştırıldığında, başkalarının eline nasıl bir anahtar verdiği...
★★★
Prusyalı askeri düşünür Clausewitz’in (Klavzviç) meşhur cümlesi vardır... “Savaş, siyasetin başka araçlarla devamıdır.”
Bu cümle, askeri okullarda duvara asılır. Devlet aklına “son seçenek” gibi sunulur ama tarih boyunca çoğu zaman “kestirme yol” olmuştur. Güçlü devlet, zayıf devlete her fırsatta gölgesini düşürür. “Ne güzel ülken var... Dikkat et bir şey olmasın.”
Diplomasi önce gelir, yaptırım sonra gelir ama sonuç alınamazsa sahneye tüfek çıkar.
★★★
Buna karşı bir başka gelenek var... Orta çağ düşünürü Thomas Aquinas’ın (Aquinolu Aziz Thomas) sistemleştirdiği “haklı savaş” fikri.
Mantığı basit. Güç kullanacaksan, bunu yetkili bir otorite (meşru zeminde yetki alarak) adına, haklı bir gerekçeyle ve kamu yararını gözeten bir amaçla yaptığını göstermek zorundasın. Keyfiliğin yerine usul, intikamın yerine meşruiyet, kötülüğün yerine iyiliği getirmek... İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzenin iddiası da buydu. Devletler birbirine artık “istediğim için” saldıramayacak, güç sınır çizmeyecek, sınırların içine hapsedilecekti.
Bugün o hapishanenin kapısı aralanıyor.
Venezuela örneği, bir rejimin niteliği üzerinden kolayca savunulabilecek bir hamle gibi görünebilir. Evet, bir ülkede yoksulluk, baskı, göç, çürüme varsa, iktidar sandıkla değil zorla sürdürülüyorsa, insanların hayatı altüst olmuşsa, “kötü adam gitti” hissi cazip gelir.
Ama tam da burada soğukkanlı bir cümleye ihtiyaç var... Kötü bir sonucun varlığı, her yöntemi iyi yapmaz. Tarih, “haklıyız” diyerek açılan kapıların, bir süre sonra “haklı olanın kim olduğu” kavgasına dönüştüğünü gösterir.
Dahası, “Bu bir savaş değil, emniyetin kolluk faaliyeti” gibi kelime oyunları, modern düzenin sinir uçlarına basar. Çünkü böyle bir mantık yerleşirse, yarın her büyük devlet istemediği lideri “suçlu” ilan edip, orduyu “polis desteği” diye tanımlayarak sınır ötesine taşıyabilir. Kâğıt üstünde hukuk, fiiliyatta güç... Eski dünyanın dili tam da buydu.
Ve bu dilin en tehlikeli yanı bulaşıcı olması.
★★★
1989-2014 arasında sınır aşan çatışmalarda (yani bir devletin başka bir devletin topraklarında savaşa doğrudan dâhil olduğu çatışmalarda) savaş kaynaklı ölümler yılda ortalama 15 binin altındaydı. 2014’ten itibaren bu ortalama 100 binin üzerine çıktı.
Şimdi takvimi açıp bakalım...
1928: 1. Dünya Savaşı sonrası devletler ilk kez “savaş, normal bir politika aracı olmasın” fikrini kâğıda döktü.
1945: İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra çıta daha da yükseldi. “Güç kullanımı” kural olarak yasaklandı. İstisna olarak “silahlı saldırı olursa meşru müdafaa” denildi. Güç, keyif için değil; saldırıyı durdurmak için kullanılacaktı
2001 sonrası: “Meşru müdafaa” kavramı genişletildi; devlet-dışı aktörlerle mücadele gerekçesi sınır aşan güç kullanımına daha fazla alan açtı. Kapı aralanınca, emsal çoğaldı.
2014 sonrası: Can kayıpları, eski “düşük yoğunluklu” dönemin epey üzerine çıktı. Artık savaşın bedeli on binlerle değil, yüz binlerle konuşulur oldu.
2023 ve 2024’te savaş kaynaklı can kaybı 129 bin seviyesinde seyretti. Ukrayna-Rusya savaşında 500 bin; İsrail’in Gazze soykırımında 70 bini aşkın can kaybı yaşandı.
İşte tam burada Aquinolu Thomas’ın freni yeniden anlam kazanıyor. Yetki, gerekçe, amaç... Kötülüğü azaltma iddiası kuralsız bir kapıyı açtığında, o kapıdan sadece “iyilik” girmiyor. Başkaları da aynı kapıyı kendi “iyilik” tanımıyla kullanıyor.
Dün “istisna” dediğin şey, yarın “uygulanabilir yöntem” oluyor.
Hemingway’in cümlesi gibi... Yavaş yavaş, sonra birdenbire...