Bir sabah Washington’da yürüdüğünüzü hayal edin.

Adalet Bakanlığı’nın sütunları arasından size bakan dev bir lider portresi...

Tarım Bakanlığı’nda aynı yüz...

Çalışma Bakanlığı’nda yine aynı slogan...

Amerika, uzun süredir alışık olmadığı bir görüntüyle karşı karşıya.

★★★

Washington’daki Department of Justice binasına (Adalet Bakanlığı) asılan dev pankart, bu yeni dönemin en çarpıcı sembolü. Başkanın dev portresi, klasik sütunların arasından aşağı doğru sarkıyor. Altında büyük harflerle bir slogan.

Amerikan siyasal kültüründe başkan güçlüdür ama devletle arasına bilinçli bir mesafe koyar. Özellikle Adalet Bakanlığı ile Beyaz Saray arasındaki çizgi, anayasal bir refleks olarak korunur. Çünkü hukuk, başkanın değil, kurumun alanıdır.

Şimdi o çizgi silikleşiyor.

Son bir yılda kamu binaları, ulaşım merkezleri, askeri projeler ve finansal girişimler tek bir isim etrafında yeniden markalanıyor. O da Donald J. Trump.

★★★

1971’de suikasta kurban giden eski başkanın anısına açılan sanat merkezi John F Kennedy Center for the Performing Arts artık Trump’ın adıyla anılıyor. Yönetim değişti, sanatçılar çekildi, iki yıllık “yenileme” kararı alındı. Kennedy ailesi ve bazı hukukçular bu isim değişikliğine yasal olarak itiraz etti.

Amerikan Barış Enstitüsü (USIP- United States Institute of Peace) tabelasında da artık Trump’ın adı yer alıyor. Kurumun eski yönetimi görevden alındı, duvarlara yeni harfler kazındı.

Florida’da bir havalimanının adı “President Donald J. Trump International Airport” olarak değiştirildi. Beyaz Saray ile Mar-a-Lago arasındaki yol artık “President Donald J. Trump Boulevard.”

ABD’de köprüler ve havaalanları genellikle görev süresi bitmiş ya da hayatını kaybetmiş liderlerin adını taşır. Yaşayan bir başkanın devlet altyapısına kendi adını vermesi Amerikan geleneğinde istisnai bir durum.

★★★

Gelelim silahlı kuvvetlere...

Yönetim, “Trump-class destroyers” adıyla yeni bir savaş gemisi sınıfı planlıyor. Hipersonik silahlar, yüksek enerjili lazer sistemleri ve nükleer kapasite... İsimlendirme teknik bir detay değil; doğrudan bir siyasi mesaj.

★★★

Lider kültü sadece devlet binalarında kalmıyor. Spor sahasına da uzanıyor.

Amerikan futbol takımı Washington Commanders’ın 3.7 milyar dolarlık, 65 bin kişilik yeni kapalı stadının 2030’da açılması planlanıyor. Beyaz Saray’ın istediği gerçekleşirse adı “Trump Stadium” olacak.

Yönetimden bir yetkili ESPN’e “Başkan bunu istiyor ve muhtemelen olacak” diyor. Gerekçe olarak da stadın Ulusal Park Servisi’ne ait arazi üzerine inşa edilmesi gösteriliyor.

Bu, siyasetin sporun üstüne yazılması demek.

★★★

Güney Dakota’daki Rushmore Dağı Anıtı’na Trump’ın yüzünün eklenmesi yönünde öneriler de gündeme geldi. Biliyorsunuz bu anıt, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört başkanını gösteren dev heykellerden oluşur. Henüz gerçekleşmedi ama fikir kamuoyunda dolaşıyor.

Potomac Nehri kıyısına 83 metrelik “Arc de Trump” inşa edilmesi planı da tartışılıyor. Paris’te Şanzelize Bulvarı’nın girişinde yer alan Zafer Takı (Arc de Triomphe) benzeri bir anıt olarak düşünülüyor.

Demokrasilerde anıtlar genellikle geçmişe aittir. Otoriter sistemlerde ise lider, henüz görevdeyken taşın ve mermerin üzerine kazınır.

★★★

Yeni doğan bebekler için planlanan tasarruf programının adı da “Trump accounts” yani Trump hesabı...

Devletin her doğan bebeğe 1000 dolarlık başlangıç desteği vermesini öngörüyor. Yasal ABD vatandaşlarına bu hak tanınacak. Ve çocuk18’ine gelmeden çekemeyecek. Destek sosyal politika olarak sunulsa da isimlendirme tercihi dikkat çekici. Devlet programı mı, lider markası mı?

Bu noktada mesele sadece bir ego tartışması değil. Devlet ile lider arasındaki sınırın bulanıklaşması.

Amerikan demokrasisi iki yüzyıldan uzun süredir kurumsal devamlılık üzerine kurulu. Başkan gelir, görevini yapar, gider. Binalar kalır. Kurumlar kalır. İsimler ise genellikle tarihe karıştıktan sonra duvarlara yazılır.

Şimdi tablo tersine dönüyor.

Devlet binalarında liderin yüzü.

Ulaşım altyapısında liderin adı.

Askeri projelerde lider markası.

Tasarruf hesaplarında lider etiketi.

Bu görüntü, Amerika’nın yıllarca eleştirdiği lider kültlerine benziyor. Kuzey Kore’de, Orta Asya’daki bazı cumhuriyetlerde, hatta Latin Amerika’daki popülist rejimlerde gördüğümüz bir siyasal estetik bu.

Demokrasilerde kurumlar kişilerden büyüktür.

Otoriter sistemlerde ise kişiler kurumların önüne geçer.

Gerçek demokrasi, kişilerin değil kurumların kalıcı olduğu rejimdir.

Amerika bugün tam da bu sınavın ortasında.