Mekke Anlaşması ve riskler

7 Ağustos 2026...

Bir tarih...

Ama gerçekte, Türkiye için bir kırılma noktası.

Bu tarihi, bir yere not edin...

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı.

★★★

Anlaşmanın en kritik hükmü, taraflardan birine yapılan silahlı saldırının tümüne yapılmış sayılmasıdır.

İmzanın ardından öne çıkan sözcükler “dayanışma”, “caydırıcılık” ve “bölgesel güvenlik”ti.

Fakat bir savunma anlaşmasının gerçek bedeli, imza töreninde değil, ilk kriz çıktığında anlaşılır.

Şimdi o kriz kapıda...

★★★

Husilerin Suudi kentlerine, enerji altyapısına ve deniz ulaşım hatlarına yönelik füze ve İHA saldırıları yoğunlaştı.

Riyad yönetimi, Türkiye ve Pakistan’dan artık sadece diplomatik dayanışma değil, askerî ve teknik destek de istiyor.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan’ın özellikle teknik askerî ihtiyaçlarının Türkiye tarafından karşılanabileceğini zaten açıklamıştı.

★★★

İşte böyle bir atmosferde Genelkurmay Başkanı, Suudi Arabistan’ın çağrısı üzerine 25 Eylül 2026’da Riyad’a gitti.

Masada, anlaşmanın askerî mekanizmaları ve tarafların üstleneceği görevler yer alacaktır.

Kısacası, Mekke’de atılan siyasi imza, şimdi askerî masaya taşınıyor.

★★★

Masada yer alan olası sorular neler olabilir?

Suudi hava sahasının ve kritik tesislerinin korunmasında, Türkiye ve Pakistan nasıl bir rol üstlenebilir?

Pakistan ve Türk hava savunma unsurları ya da insansız hava araçları, Suudi Arabistan’da konuşlandırılacak mı?

Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı’nda, Pakistan ve Türk Deniz Kuvvetleri görev alacak mı?

Ortak bir harekât merkezi nerede kurulacak? Çalışma esasları ne olacak?

İstihbarat paylaşımının sınırı ne olacak?

Ve hepsinden önemlisi: Türkiye, Husilerle çatışmanın ve İran’la gerilimin neresinde konumlanacak?

★★★

İşte, Genelkurmay Başkanı düzeyindeki toplantı bu nedenle önemlidir.

Çünkü siyaset, “yardım ederiz” der...

Askerler bu yardımın ne zaman, nerede, nasıl, ne kadar süreyle ve hangi risk göze alınarak yapılacağını planlar.

Yani Riyad’daki masada diplomatik dilekler değil, olası askerî seçenekler sıralanmıştır.

★★★

Türkiye, elbette Suudi Arabistan ve Pakistan’la savunma işbirliği yapabilir.

Ortak üretim, teknoloji paylaşımı, eğitim ve istihbarat alanlarındaki işbirliği Türkiye’ye kazanç sağlayabilir.

Ama ilişkilerin geliştirilmesi başka, bir ülkenin savaşına taraf olmak başka...

★★★

Suudi Arabistan’ın parası, Pakistan’ın nükleer gücü, Türkiye’nin ordusu ve savunma sanayisi...

Kâğıt üzerinde güçlü bir denklem gibi görünüyor.

Ancak, bu yapıdaki riskler ve maliyetlerden Türkiye’nin payına ne düşecek?

Husilere karşı doğrudan cephe almak Türkiye’nin gemilerini ve bölgedeki tesislerini misilleme tehdidine açık konuma getirmez mi?

Devam eden ABD-İran Savaşı’nda İran’a karşı olan cephede konumlanmak, Türkiye için risk değil mi?

Sınır komşusu iki ülke arasındaki gerilim, ticaretten sınır güvenliğine kadar Türkiye’yi olumsuz etkilemez mi?..

Türkiye, Suudi Arabistan’ın hava savunma açığını kapatan; Kızıldeniz’de enerji yollarını koruyan; Yemen kaynaklı tehditlere karşı unsur gönderen ülke konumuna gelirse anlaşmanın kazancı Riyad’a, riski Türkiye’ye yazılmaz mı?

★★★

Tarih, uzak bir coğrafyada yaşanan savaşın Anadolu’da ne kadar derin iz bıraktığını hep anlatır.

Yemen, Anadolu için haritadaki kadar uzak bir yer değildir.

Dönmeyenlerin adını taşıyan bir türküdür...

Anadolu, Yemen’in yolunu bilir...

Ama o yola gidenlerin ardından yakılan türkü, bir asrı aşkın süredir susmadı.

★★★

Yemen’de 2015’ten beri Suudi Arabistan’la Husiler arasında süren savaşın sorumlusu Türkiye değil...

Türkiye, bu savaşa taraf olmamalıdır.

Ve komşularıyla barış politikasını sürdürmelidir.

Tarih ulusların tarlasıdır, ne ekerseniz onu biçersiniz...

Yazarın Diğer Yazıları