Çocukluğum Kayseri'de geçti. Her gün önünden geçtiğim bir cadde vardı.
NATO Caddesi.
O yaşlarda insan, NATO'nun ne olduğunu bilmez.
Bizim için NATO Caddesi...
Dolmuşa binilen yerdi.
Buluşma noktasıydı.
Bayramlarda törenlerin yapıldığı geniş yoldu.
Yıllar sonra öğrendim.
O caddeye verilen isim aslında Türkiye'nin dış politikayla kurduğu uzun ilişkinin küçük bir özetiymiş.
Türkiye, 1952 yılında NATO'ya üye oldu.
Aradan tam 74 yıl geçti.
Bugün Ankara yine NATO gündemiyle dünyanın dikkatini çekiyor.
Liderler geliyor.
Toplantılar yapılıyor.
Savunma Sanayii Forumu düzenleniyor.
Milyarlarca dolarlık projeler konuşuluyor.
Peki...
Biz hep güvenliği konuştuk.
Biraz da ekonomiyi konuşalım.
Çünkü artık savaşların kaderini sadece askerler belirlemiyor.
Fabrikalar belirliyor.
Mühendisler belirliyor.
Çip üretenler belirliyor.
Yazılım geliştirenler belirliyor.
Eskiden "kaç tankın var" diye sorulurdu.
Bugün "kaç şirketin savunma ekosisteminde çalışıyor" diye soruluyor.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte'nin Ankara öncesi yaptığı açıklama dikkat çekiciydi.
Türkiye'nin yaklaşık üç bin şirketten oluşan güçlü bir savunma sanayi altyapısına sahip olduğunu söyledi.
Bu cümle sadece askeri bir tespit değil.
Ekonomik bir tespit.
Çünkü savunma sanayii artık klasik bir kamu harcaması olmaktan çıktı.
Yüksek teknoloji üreten dev bir endüstriye dönüştü.
Dünyada savunma harcamaları rekor kırıyor.
Avrupa ülkeleri bütçelerini büyütüyor.
Yeni fabrikalar kuruluyor.
Yeni siparişler veriliyor.
Savunma şirketlerinin ciroları katlanıyor.
Acı ama gerçek...
Dünyada savaş ihtimali arttıkça...
Bazı sektörlerde büyüme hızlanıyor.
Türkiye de bu dönüşümün dışında değil.
Bir zamanlar en gelişmiş sistemleri ithal eden ülke olarak anılıyorduk.
Bugün onlarca ülkeye savunma ürünleri ihraç ediyoruz.
Bu önemli.
Çünkü ihraç edilen sadece bir araç değil.
Yazılım.
Elektronik.
Mühendislik.
Tasarım.
Yani yüksek katma değer.
İşte ekonominin sevdiği tam da budur.
Ancak burada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor.
NATO üyeliği tek başına ekonomik refah getiriyor mu?
Hayır.
NATO güvenlik sağlayabilir.
Ama yatırım kararını sadece güvenlik belirlemez.
Yatırımcı hukuka da bakar.
Enflasyona da bakar.
Merkez Bankası'nın bağımsızlığına da bakar.
Vergi sistemine de bakar.
Öngörülebilirliğe de bakar.
Kısacası...
Güvenlik yatırımın kapısını açabilir.
Ama yatırımın içeride kalmasını ekonomi politikaları sağlar.
Türkiye'nin son yıllarda savunma sanayiinde yakaladığı başarı küçümsenemez.
Bugün savunma ürünleri ihracatı milyarlarca dolara ulaşıyor.
Yüzlerce şirket binlerce mühendise istihdam sağlıyor.
Bu tablo sevindirici.
Fakat asıl başarı...
Savunma sanayiinde geliştirilen teknolojiyi sivil ekonomiye aktarabildiğimiz gün başlayacak.
Çünkü aynı elektronik sistemler otomotivde de kullanılabilir.
Aynı yazılımlar sağlıkta da kullanılabilir.
Aynı üretim kabiliyeti uzay teknolojilerine de taşınabilir.
İşte gerçek kalkınma zinciri budur.
Bugün dünyada zengin ülkeler sadece silah üreten ülkeler değil.
Teknoloji üreten ülkeler.
Patent üreten ülkeler.
Marka üreten ülkeler.
Bilgi ihraç eden ülkeler.
Bizim hedefimiz de bu olmalı.
Çocukluğumdaki NATO Caddesi hâlâ aynı yerde duruyor.
Tabela değişmedi.
Ama dünya değişti.
Eskiden caddeler stratejikti.
Şimdi veri merkezleri.
Yarı iletken fabrikaları.
Yapay zekâ laboratuvarları.
Ve yüksek teknoloji üreten tesisler stratejik.
Artık ülkelerin gücü sadece sınırlarının uzunluğuyla ölçülmüyor.
Üretebildiği teknolojiyle...
Yetiştirdiği mühendisle...
Ve sattığı yüksek katma değerli ürünlerle ölçülüyor.
Belki de bugün Ankara'daki zirveden çıkarılacak en önemli ekonomik ders tam da budur.
Güvenlik önemlidir.
Ama sürdürülebilir refahın yolu, güvenliği üretime; üretimi teknolojiye; teknolojiyi de küresel rekabet gücüne dönüştürebilmektir.
Gerisi...
Cadde tabelalarında kalır.