Neye varacak bu işin sonu?

Çürümüş bir şey var

Danimarka krallığında…

Çürümüş, çürümüş bir şey var; neye baksan etrafta

Avcı, kuşu kuşa vurduruyor

Atmacayı kendine ajan tutmuş

Kuzuyu kurttan koruyan köpek, kurtla ortaklık kurmuş

Kol geziyor kentte hırsız, dağ başında eşkıya

Sararmış yaprak, çatlamış toprak susuzluktan

Çürüyünce balık başından kokar

Çürümüş Hamlet, yürekler, başlar…

Eee peki neye varacak?

Neye varacak bu işin sonu?

Heracio sormakta haklı

Haklı Marcellus’un da cevabı

Aldırmasa da Hamlet

Çürümüş çooook şey var

Danimarka Sarayı’nda…

Bu dizeler, Haldun Taner’in Vatan Kurtaran Şaban oyununun finalindeki “Neye Varacak Bu İşin Sonu” şansonundan. Taner, Shakespeare’in Hamlet’indeki çürüme metaforunu alıp sahneden sokağa, saraydan topluma taşımıştı.

Vatan Kurtaran Şaban 1965’te yazılmış, 1 Ekim 1967’de ilk kez sahnelenmiş bir oyun.

Neden bu şansona atıf yaptım?

Şöyle;

Bazen bir ülkeyi anlamak için ekonomisine, siyasetine, mahkemelerine bakmaya gerek yoktur.

Futboluna bakmak bile yeter.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun, Süper Lig’de artan hakem tartışmalarına karşı daha sert tedbirler alacağı konuşuluyor.

Çözüm değil, tedbirler!

Hakem kararlarını eleştiren kulüp başkanları ve teknik direktörler için yeni cezalar gündemde.

Oysa sorunun nedenlerini bulmak yerine eleştireni susturmak, tartışmalı kararları doğruya çevirmiyor.

CEZA SUSKUNLUK GETİRİR, GÜVEN DEĞİL

Ceza, eleştirinin sesini kısabilir.

Ama güven üretemez.

Bir kulüp yöneticisi hakemi eleştiremiyorsa, teknik direktör gördüğünü söylemekten çekiniyorsa, futbolcu konuşurken ceza korkusuyla cümlesini yarıda bırakıyorsa…

Ortada artık yalnızca hakem problemi yoktur.

Bir güven problemi vardır.

Ve güven, yönetmelikle değil; aynı kuralın herkese aynı uygulanmasıyla kurulur.

ÇÜRÜME BÖYLE BAŞLAR

Shakespeare, Hamlet’te çürümeyi sarayın duvarlarından duyurur.

Haldun Taner ise o kokuyu toplumun içine bırakır.

Çünkü çürüme yalnızca kötü insanların çoğalması değildir.

Asıl tehlike, iyi insanların kötülüğe alışmasıdır.

Bir kararın kişiye göre değişmesi şaşırtmıyorsa…

Bir makamın gücü sorgulanamıyorsa…

Birileri kuralların etrafından dolaşırken diğerleri kurala uymaktan dolayı bedel ödüyorsa…

Mesele artık tek tek insanlardan çıkmış, sistemin kendisine ulaşmıştır.

Futbol sahası da bu yüzden önemlidir.

Çünkü futbol, toplumun küçük bir maketidir.

Hakemin kararından mahkeme kararına, kuruldan ihaleye, atamadan siyasetin koridorlarına kadar aynı soru dolaşır:

“Bu işin içinde bir şey var.”

İnsan, adalete güvenini kaybettiğinde yalnızca yanlış karardan şüphe etmez.

Doğru karardan bile şüphe etmeye başlar.

Hakem doğru düdüğü çalar:

“Acaba?”

Savcı soruşturma açar:

“Neden şimdi?”

Mahkeme karar verir:

“Kime göre doğru?”

Herkes yanılabilir.

Hata, hayatın kusurudur.

Ama toplum hata ile haksızlık arasındaki farkı ayırt edemez hale gelirse, artık sorun tek tek insanların yanılması değildir.

Güven aşınmıştır.

Şüphe büyür.

Şüphe büyüdükçe adalet küçülür.

Adalet küçüldükçe herkes kendi hakikatini kurar.

İşte çürüme böyle derinleşir.

BAZILARI DAHA EŞİTSE

George Orwell’in Hayvan Çiftliği’ndeki o meşhur cümle burada yeniden karşımıza çıkar:

“Bütün hayvanlar eşittir. Ama bazıları daha eşittir.”

Kuralın en büyük düşmanı, istisnanın çoğalmasıdır.

İstisna çoğaldıkça kural küçülür.

Kural küçüldükçe adalet duygusu aşınır.

Aynı eleştiri, söyleyen kişiye göre farklı muamele görmemeli.

Hakem düdüğü formaya göre ses değiştirmemeli.

Mahkeme kararı makama göre eğilip bükülmemeli.

Adaletin terazisi bir kez eğildi mi, kimse artık kefenin neden ağır bastığını sormaz.

KOKUYA ALIŞINCA…

TFF’nin de kendisine sorması gereken bir soru var:

Cezaları artırmak mı daha kolay, güveni yeniden inşa etmek mi?

Eleştireni susturmak mı daha kolay, tartışmalı kararların neden tartışmalı hale geldiğini sorgulamak mı?

Güven, ceza cetvelinin kabarmasıyla değil; aynı düdüğün herkese aynı çalmasıyla geri gelir.

Kolaya mı talipsiniz, yoksa zoru göze almaya mı?

İşte tam burada, Haldun Taner’in şansonundaki o soru yeniden duyuluyor:

“Neye varacak bu işin sonu?”

Belki de asıl soru bu değildir.

Asıl soru, bizim ne zamana kadar bunu normal sayacağımızdır.

Çünkü çürümenin en tehlikeli tarafı kokması değildir.

Kokuya alışılmasıdır.

Önce burnunuzu kapatırsınız.

Sonra alışmaya başlarsınız.

Bir süre sonra burnunuzu değil, vicdanınızı kapatırsınız.

İşte asıl çürüme orada başlar.

Çünkü Hamlet’in Danimarka’sı aslında uzaklarda değildir.

Saray değişir, dekor değişir, zaman değişir…

Ama çürümenin kokusu değişmez.

Ve insan, bütün bunların ortasında bir kez daha o soruyu duyar:

Neye varacak?

Neye varacak bu işin sonu?

BAŞSAĞILIĞI

Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan Gülsen Tuncer, pazar günü son yolculuğuna uğurlandı.

Sanatın gücüyle sporun etkisi, ortak bir paydada buluşuyor: İnsanlara dokunmak, gönüllerde iz bırakmak, hayatı biraz daha anlamlı kılmak.

Gülsen Tuncer de sanatın bu gücünü taşıyan, ardında iz bırakan isimlerden biriydi.

Kendisine rahmet; kederli ailesine ve sevenlerine sabrı cemil diliyorum.

Sanat dünyasının başı sağ olsun…

Yazarın Diğer Yazıları