O gün, Silivri Cezaevi’nin koridoru yıkılıyordu!

2011 yılının mart ayı. Silivri Cezaevi’ndeki koğuşta emekli deniz subayı Hasan Ataman Yıldırım’la emekli Albay Hasan Atilla Uğur kalıyordu. Öğleden sonra görevli geldi, “Sizin koğuşunuza yeni tutuklanmış bir kişiyi vereceğiz. Adı Kâşif Kozinoğlu. Aranızda bir husumet yok ise kabul ettiğinize dair şu kağıdı imzalayın” dedi. Atilla Bey, “Ağabey” dediği Kaşif Bey’le yıllar sonra buluşacaktı. Hem de cezaevi ortamında ve “Teröristler” olarak!

Kâşif Kozinoğlu 1976 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun olmuş, kısa süre sonra bugünkü adı Özel Kuvvetler Komutanlığı olan Özel Harp Dairesi’ne atanmıştı. Bu komutanlık ülkemizin gözbebeği kurumlarındandır. Görevdeyken en zor kurslarından ilk sıralara adını yazdırarak geçmişti. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin emrinde “imkânsız” denilebilecek görevlerde büyük başarılar elde etmişti. Bosna, Azerbaycan ve Suriye görevleri de bunlar arasındaydı. O ülkelerde onun kahramanlıkları anlatılır.

SAVCI, İFADE İÇİN ÇAĞIRINCA

1990 yılına gelindiğinde Kozinoğlu, “Görülen lüzum” üzerine Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) atanmıştı. Görevde hızla yükseldi. Türk Cumhuriyetlerinde ve Afganistan’da kritik görevlerde bulundu.

Afganistan’dayken Kozinoğlu telefonla arandı. “Savcı Zekeriya Öz, Ergenekon davasına bağlı OdaTV soruşturması sebebiyle ifadeni alacak, Türkiye’ye dön” denildi. Türkiye’ye dönecek ilk askeri uçakla Ankara’ya geldi. Oradan İstanbul’da Beşiktaş Adliyesi’ne Zekeriya Öz’ün yanına gitti. Son dönemde televizyondaki görüntüleri işte hep o güne ait. İşte geldiği gün hakkında tutuklama kararı verildi. Hasan Atilla Uğur, Kaşif Bey’in cezaevine gelişini ve yaşananları şöyle anlattı:

“BUNU BANA NASIL YAPARLAR?”

“Kâşif ağabey elinde bavulu ile koğuş kapısına geldiğinde yıllar öncesine gittim. 1984 yılında Güneydoğu Anadolu’da PKK terör örgütüne karşı yapılan operasyonlarda omuz omuza çatışmalara girmiştik. Şimdi ikimiz de terörist suçlaması ile tutukluyduk. Sımsıkı sarıldık. Biz Ataman Yıldırım ile kıdemli (!) tutuklu olduğumuz için hemen kendisini ortama adapte etme gayretine girdik. Kâşif ağabey son derece gergindi, devamlı ‘Bunu bana nasıl yaparlar?’ diyordu. Bu kahredişi ve gerginliği tüm çabalarımıza rağmen onu kaybettiğimiz güne kadar sürdü. Kâşif ağabey gece gündüz yazıyor ve okuyordu. Öğleden sonraları ufacık havalandırmada birlikte spor yapıyorduk.

Aylar geçiyordu. Kasım ayına geldiğimizde ben rahatsızlandım. Cezaevi revirine göründüm, doktor ‘Sizi hastaneye sevk etmemiz lazım komutanım’ dedi. Bu gencecik doktor FETÖ kumpasının farkında olan vatansever ve Atatürkçü bir evlattı. Terör örgütlerinin direkt hedefinde olduğum için ben askeri hastaneye sevk istedim. Sonra koğuşuma döndüm. Aradan bir saat geçmedi ki müdür yardımcısı geldi ve ‘Sizi askeri hastaneye sevk edemeyiz, bakanlığın emri var, sizi başka hastaneye yarın göndereceğiz’ dedi. Sözünü ettiği hastane FETÖ’cülerin karargâh haline getirdiği bir hastane olarak biliyorduk. Reddettim. Ancak rahatsızlığım giderek artıyordu, ertesi gün müdür geldi, o da ısrar etti ama yine reddettim. Daha sonraki gün bir görevliden cezaevinin kapısında sorumluluktan kurtulmak için sürekli bir ambulans beklettiklerini öğrendim.”

CEZAEVİNDE RAHATSIZLANMAK KÂBUSTUR

“Koğuş arkadaşlarım Kâşif ağabey ve Ataman ağabey nöbetleşe benim başımda beklemeye başladılar. 12 Kasım 2011’de hücremde yatıyordum. Kâşif ve Ataman ağabeyler havalandırmada yürüyüşlerini yaptıktan sonra günlük işlere girişmişlerdi. Bir ara Kâşif ağabeyin de odasına geldiğini duydum. Bir iki dakika sonra ‘Ato hemen gel’ diye bana seslendi. (Bana Ato derdi.) Zorla kalktım ve gittim. Odasındaki yatağa uzanmış eli ile göğsünü tutuyordu. ‘Ağrıyor’ dedi.

Cezaevinde rahatsızlanmak bir mahkûm veya tutuklu için büyük kâbustur. Orada yani koğuşta yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Hemen Ataman ağabeye seslenerek acil butonuna basmasını ve görevlileri çağırmasını söyledim. Butona basmıştık ama gelen giden yoktu, oysa adı üstünde, acil çağrı butonu. Bir süre daha bekledikten sonra elimize geçirdiğimiz tabak çanak ne bulduysak kapıya vurmaya başladık. Cezaevi koridoru yıkılıyordu.”

“BEN SEDYESİZ YÜRÜRÜM”

“Neden sonra geldiler, durumu izah edince gidip sedye getirdiler. Bu arada Kâşif ağabey ayağa kalkmış ve odasının kapısından dışarı çıkmıştı. Sedyeye yatırmak istediler, ‘Gerek yok ben sedyesiz yürürüm’ dedi. Sonra bizim de ısrarımızla sedyeye yattı, hiç unutmuyorum sedyeyle kapıdan çıkarırlarken bana bakarak ‘Ato sen de gel’ dedi. Ama bu mümkün değildi. Biz koğuş dışına çıkamazdık. Bu onu son görüşümüz olmuştu. Kapıyı üzerimize kapatıp gittiler. Gergin bir bekleyiş başladı. Bir zaman sonra görevli geldi ve o uğursuz haberi verdi: ‘Kâşif Kozinoğlu hastane yolunda vefat etmiş.’ Daha sonra koğuş kapısına kalabalık bir grup geldi, cezaevi müdürü de yanlarında idi.”

‘KAŞİF BEY’ DEDİKLERİNDE ŞAŞIRDIM

“Bana, ‘Kâşif Kozinoğlu vefat etti’ dedi ve ekledi: ‘Ben ölüm vakası bildirilince Atilla Bey sizi zannettim, Kâşif Bey dediklerinde şaşırdım.’ Koğuş kapısından sapasağlam çıkarılan dağ gibi adam ölmüştü. Elimde somut bir şey yok ama ben kahraman ağabeyimin ölümünü kesinlikle şüpheli buluyorum. Bir gün bu olayın aydınlatılması en büyük dileğimdir. Bu vesile ile o kahraman insanı rahmet ve minnetle anıyorum.”

Hasan Atilla Uğur, aynen bunları anlattı, bunları yazdı. Sıra, bu olayın aydınlatılmasına geldi.

Yazarın Diğer Yazıları