Öfkenin sandığa taşması

“Bir milyon, iki milyon, üç milyon, beş milyon, yedi milyon... Bugün sekiz milyon olabilir.”

Tarih 10 Şubat 1933. Berlin’deki Sportpalast’ta konuşan Adolf Hitler’in saydığı şey işsizlerdi.

Konuşmasında iflas eden işletmeler, borç içindeki çiftçiler ve iş bulamayan milyonlar vardı. Hepsinin sorumlusu olarak eski partileri ve “çürümüş demokrasi”yi gösteriyor; Alman halkından 4 yıl istiyordu. İşsizliği bitirecek, düzeni kuracak ve ülkeyi eski büyüklüğüne kavuşturacaktı.

O salondaki insanlardan birini düşünün. Sabah iş aramak için evden çıkıyor, akşam eli boş dönüyor. Kapıda aynı soru: “Bir iş bulabildin mi?”

Cevabı yok. Fakat radyodaki adamın cevabı var. Krizin sorumlusunun kim olduğunu, kimlerin gitmesi gerektiğini ve Almanya’yı nasıl kurtaracağını anlatıyor.

Milyonlarca insan ona inandı. Çünkü iş, güvenlik ve düzen istiyorlardı. 12 yıl sonra ise geriye yıkılmış şehirler, parçalanmış aileler ve milyonlarca ölü kaldı.

★★★

Elbette bugünün Almanyası, 1933 Almanyası değil. Tarih aynı biçimde tekrarlanmıyor. Ancak Saksonya-Anhalt eyaletindeki son seçim, Avrupa’nın önüne rahatsız edici bir soruyu yeniden koydu.

İnsanlar, mevcut düzene duydukları öfkeyle ne kadar büyük bir siyasi riski göze alabilir?

Aşırı sağcı Almanya için Alternatif Partisi, yani AfD, oyların yüzde 43.8’ini aldı. Başbakan Friedrich Merz’in partisi CDU ise yüzde 17.2’de kaldı. Neredeyse her iki seçmenden biri AfD’yi destekledi.

Bu sonucu yalnızca yabancı düşmanlığıyla açıklamak kolay, fakat yetersiz. Almanya’da ekonomik sıkıntı artık istatistiklerden ibaret değil. İşsizlerin sayısı 3 milyonu aştı. Ekonomi büyümekte zorlanıyor; enerji pahalı, Çin rekabeti sert, teknolojik dönüşüm geleneksel işleri tehdit ediyor.

20 yıldır aynı fabrikada çalışan bir işçinin önüne bir kâğıt konuluyor...Fabrika küçülecek. İşlerin bir bölümü başka ülkelere, bir bölümü robotlara ve yapay zekâya devredilecek.

O işçinin korkusu yalnızca kendi işini kaybetmek değildir. Çocuklarının kendisi kadar güvenceli bir hayat kuramayacağını da düşünür.

İşte siyasetin en eski ve etkili vaadi tam burada devreye giriyor. Diyor ki; “Kaybettiğiniz hayatı size geri vereceğiz.”

İlk aşamada 250 bin göçmen kitlesel sınır dışı edilecek. “Tersine göç” planının hedefi 2.6 milyon kişi. Mülteci çocuklarıyla, Alman çocuklar aynı sınıfta okutulmayacak. Gelirin ilk 15 bin eurosu’ndan vergi alınmayacak. Servet, miras ve emlak vergileri kaldırılacak. Her çocuk doğumu için ailelere 20 bin euro verilecek. Almanya, Avrupa Birliği’nden ve Euro’dan çıkacak. Rusya’ya yaptırımlar kaldırılacak. Ukrayna’ya silah gönderilmeyecek. Karbon vergisi kaldırılacak. Nükleer santraller açılacak. Kömür kullanılacak. Kuzey Akım yeniden devreye sokulacak.

Bütün vaatlerin özeti aynı... “Göçmenleri göndereceğiz. Enerjiyi ucuzlatacağız. Fabrikaları çalıştıracağız. Eski ihtişamlı Almanya’yı geri getireceğiz.”

★★★

Peki, bu partinin başında kim var? Alice Weidel.

Göç karşıtı bir partinin eş genel başkanı. Ama hayat arkadaşı Sri Lanka göçmeni. Partisi “geleneksel aile” diyor. Anne, baba ve çocuklar... Ama Weidel lezbiyen. İki kadın, birlikte iki çocuk büyütüyor. Partisi Alman milliyetçiliği yapıyor. Ama Weidel’in evi İsviçre’de.

Bu kadar çelişkinin bir siyasetçiyi zor durumda bırakacağını düşünüyorsunuz. Bırakmıyor.

Çünkü seçmen, “Benim gibi mi yaşıyor?” diye sormuyor. “Benim öfkemi temsil ediyor mu?” diye bakıyor.

Hatta Weidel’in hayatı, AfD’yi bazı seçmenlerin gözünde daha az tehditkâr gösteriyor... “Başında böyle biri varsa, anlatıldığı kadar aşırı olamaz.”

Asıl dikkat çekici gelişme gençlerde yaşanıyor. Saksonya-Anhalt’ta 25 yaş altındaki seçmenlerin yüzde 41’i AfD’ye oy verdi. Demokrasilere olan destek her ülkede giderek geriliyor. Gençler, demokrasinin (daha doğrusu vahşi kapitalizmin) kira, borç, işsizlik ve gelecek kaygısına çözüm üretmediğini düşünüyorlar. Seçimsiz güçlü lider modeline destek artıyor. Onlara “Demokrasi tehlikede” denildiğinde şu soruyu soruyorlar: “Demokrasi varken benim hayatım neden düzelmedi?”

İşte demokrasilerin de en kırılgan olduğu an budur. İnsanlar demokratik düzeni yalnızca özgürlük sağlayan bir sistem olarak değil, hayatlarını iyileştirmesi gereken bir sözleşme olarak görür. O sözleşme işlemediğinde güçlü lider ve hızlı çözüm vaatleri çekici hale gelir.

Hitler 1933’te Alman halkından 4 yıl istemişti. 4 yılın sonunda halkın onu özgürce yargılayabileceği bir düzen kalmamıştı. Parlamento etkisizleştirilmiş, muhalefet susturulmuş, sendikalar dağıtılmıştı.

Tarihten çıkarılacak ders her öfkeli seçmeni suçlamak veya her radikal partiyi Hitler’le eşitlemek değildir. Ders şudur... Demokrasi yalnızca sandığa gitmek değil, sandıktan sonra da konuşabilmek, itiraz edebilmek ve yönetenleri değiştirebilmek demektir.

Bir lidere 4 yıl verebilirsiniz. Ama 4 yılın sonunda onu gönderebileceğiniz bir sandık kalmamışsa, seçimi artık siz değil, o kazanmıştır.

Yazarın Diğer Yazıları