Manifest’in İzmir konserindeki görüntülerine baktım. 30 bin kişi. Sahnenin sonunda ağlayan genç kadınlar. Seyircinin de ağladığı, el sallayarak biten bir gece. Manifest dinleyen biri değildim. Şarkılarını da bilmiyordum. Haklarında “müstehcenlik” tartışması çıkınca oturup görüntülerine baktım. Müstehcenlik aradım. Ben göremedim. Dans eden genç kadınlar gördüm. Kostüm gördüm. Sahne şovu gördüm. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Dinlersiniz, dinlemezsiniz. Ama devletin ya da herhangi birinin sanatçının nasıl giyineceğini, nasıl dans edeceğini cetvelle ölçmeye başlaması başka bir şey. Ve bu hikâye yeni değil. ★★★ 1956’da Amerika Elvis Presley’in kalçalarından korkuyordu. Televizyoncular onu belden aşağı göstermemeye çalışıyor, polis konserlerden önce nasıl hareket edeceğini tarif ediyor, gazeteler “gençliği yoldan çıkarıyor” diye yazıyordu. Üç yıl sonra hedefte Ray Charles vardı. “What’d I Say” sahnede doğaçlamadan doğdu. Ray Charles bir ses çıkarıyor, kadın vokaller cevap veriyordu: “Uh...” “Ah...” Sesler hızlanıyor, şarkı sevişmeyi çağrıştırıyordu. Radyolar çalmadı. Ama bu parçanın yasaklara rağmen ortalığı kasıp kavuracağına inananlardan biri Atlantic Records’un kurucusu Ahmet Ertegün’dü. Risk aldı. Plağı çıkardı. Sonuç? Şarkı R&B listesinin bir numarasına çıktı, Billboard’da 6’ncı sıraya kadar yükseldi ve Ray Charles’ın ilk milyon satan plağı oldu. Yasaklamak istediler. Daha çok dinlettiler. ★★★ Jim Morrison’ın başına gelenler daha da ağırdı. The Doors’un solisti önce televizyonda Light My Fire’daki “higher” kelimesini (çünkü uyuşturucu kafasını çağrıştırıyordu) değiştirmeyi reddetti. Ardından New Haven’da polise ters yaptı, konserin ortasında kelepçelenip götürüldü. Miami’de sahnede “müstehcen davranış” suçlamasıyla yargılandı, altı ay hapis cezası aldı. Ölümünden 39 yıl sonra Florida eyaleti ona af çıkardı. Ama Light My Fire hâlâ çalıyor. ★★★ Peki bizde farklı mıydı? 1970’lerde TRT’nin arabeske verdiği cevap iki kelimeydi... “Yoz müzik.” Orhan Gencebay söylüyordu. Ferdi Tayfur söylüyordu. Müslüm Gürses söylüyordu. Devlet radyosu mesafeli duruyordu ama sokak başka bir şey söylüyordu... “Batsın Bu Dünya...” “Huzurum Kalmadı...” “İtirazım Var...” Plaklar, kasetler milyonlara ulaştı. Sonra TRT kapıyı aralamaya başladı. 1978 yılbaşı gecesi Orhan Gencebay... Bir yıl sonra Ferdi Tayfur... Ardından Kibariye... Aynı dönemde Nesrin Topkapı da TRT ekranına çıkan ilk dansöz oldu. Devlet “yoz” dedi. Halk “baba” dedi. Bülent Ersoy’un hikâyesi daha ağırdı. Mesele hangi müziği söylediği değil, nasıl göründüğü, nasıl yaşadığı, kim olduğu haline geldi. 12 Eylül yönetimi 1981’de sahne yasağı koydu. Yedi yıla yakın Türkiye’de sahneye çıkamadı. 1988’de yasak kalktı. O yıl çıkan albümünün adı neydi biliyor musunuz? “Biz Ayrılamayız.” Devlet yedi yıl ayırmaya çalıştı. Halk ayrılmadı. Ferdi Özbeğen bile TRT denetiminin duvarına çarpıyordu. Onun cevabı da sanki şarkısının adındaydı: “Beni Böyle Sev.” TRT sevmedi. Halk sevdi. Sonra yasakçılık müzik türüyle, kıyafetle, sahneyle de yetinmedi. Sözlere sıra geldi. Cem Karaca vatandaşlıktan çıkarıldı. Zülfü Livaneli yurtdışına kaçtı. Müziği yasaktı ama besteleri başka isimlerle kasetlere giriyor, başkaları o eserlerden para kazanıyordu. Selda Bağcan cezaevine girdi, yıllarca pasaport alamadı. Ahmet Kaya Türkiye’den ayrıldı, Paris’te öldü. Grup Yorum’un konserleri yasaklandı, üyeleri tutuklandı, ölüm orucunda hayatlarını kaybetti. İsimler değişti. Gerekçeler değişti. Refleks değişmedi... “Böyle dans etme”, “Böyle giyinme”, “Böyle görünme.” Ve yeniden Elvis’e dönelim. 1968’de NBC ona büyük bir Noel programı hazırladı. Menajerinin hayalindeki Elvis usluydu. Smokin giyecek, Noel şarkıları söyleyecek, muhafazakâr aileleri rahatsız etmeyecekti. Elvis sahneye çıktı. Smokinle değil. Daracık siyah deri kıyafetle. Yıllar önce yasaklanmaya çalışılan o kalçalar yine hareket ediyordu. Finalde bu kez beyazlar içindeydi ve Noel şarkısı yerine If I Can Dream’i söyledi. O gece uslu Elvis gitmiş, asi Elvis geri gelmişti. 50 milyon Amerikalı ekrana kilitlendi. Tarihi rekordu. Şimdi Manifest’e “Böyle dans etme”, “Böyle giyinme”, “Böyle görünme” deniliyor. Belki İzmir’deki gözyaşları gerçek bir vedaydı. Belki değildi. Ama müzik tarihinin bize öğrettiği bir şey var. Bazen en büyük geri dönüşler, veda edildiği sanılan geceden sonra başlıyor.