Atmosferdeki oksijen biterse ne oluruz? Ölürüz!
Bir toplumun “ahlâkî oksijeni” kalmazsa ne olur? O toplum yıkılır!
İşte, ne yazık ki, böyle bir süreç yaşıyoruz. Ahlâkî oksijenimiz bitiyor!
Merhum yazar Oktay Akbal, 1946’da yazdığı “Önce Ekmekler Bozuldu” kitabında, “İkinci Dünya Savaşı” sonrasında, toplumsal yapı, insani değerler ve günlük yaşam üzerinde meydana gelen yıkımı anlatır. İnsanların yoksulluk ve çaresizlik ortamında hayatta kalma mücadelesini hüzünlü ve gerçekçi bir dille işleyerek “Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey!” der.
Aradan 80 yıl geçtikten sonra bugün “Önce siyaset bozuldu, sonra her şey!” diyoruz.
★★★
Günümüzde milletin ruhunu, yüreğini tutuşturan, insanlara umut veren siyasetçilerin sayısı endişe verici şekilde azaldı.
Belki zeki, fakat ahlâkî değerlerden yoksun, hırslı, keyfine düşkün, paraya tapan tiplerle doldu her yanımız...
Ülkede siyaset karakterinin bozulması ve insanların bu bozukluğa alışması artık normalmiş gibi görünmeye başlandı.
Memleket böyle mi olmalı?
Tabii ki, böyle olmamalı ama artık duygularımız köreldi, şaşıracağımız bir şey kalmadı!
Haksızlık, hukuksuzluk, yasa tanımazlık, özgürlüklerin kısıtlanması, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına bile uyulmayıp, demokratik değerlerin budanması olağan hale geldi.
★★★
Siyasete paralel olarak ekonominin de bozulmasıyla, hazin bir yaşam sürmeye mahkûm edilen insanlarımızın suçu ne?
Bu soru bana her zaman Nâzım Hikmet’in 1947’de yazdığı “Dünyanın En Tuhaf Mahlûku” adlı şiiri gelir.
Nazım Hikmet, toplumun adaletsizliklere, sömürülme ve zulme karşı sessiz kalmasını eleştirir, kendi haklarını savunmaktan uzak insanlara hem kızgınlığını, hem de onların sorumluluk bilincini sert ama samimi bir dille yüzlerine vurur!
Şiirin son dizeleri şöyledir:
“Açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer...
Ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak...
Kabahat senin demeye dilim varmıyor ama...
Kabahatin çoğu senin canım kardeşim!”
Bir planın parçaları mı?
ABD Başkanı Trump geldi, konuştu ve gitti... Onun temsilcisi Ankara Büyükelçisi Tom Barrack, ne yazık ki, Türkiye’de kaldı.
“Ne yazık ki!” diyoruz, çünkü Tom Barrack, Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine dinamit koymak istiyor!
Trump’ı temsil eden bu adam hiç sıkılmadan “Türkiye için MONARŞİ (yani padişahlık ve sultanlık) daha başarılı bir yönetim şeklidir” diyerek bu amaçla çaba sarf ediyor.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Neden Kurtuluş Savaşı diyoruz. Ondan önce Koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” demesi ve ders kitaplarından “Son Osmanlı Padişahı Vahdettin 17 Kasım 1922 gecesi İngiliz gemisiyle ülkeden kaçarak Malta Adasına gitti” sözlerini çıkartarak yerine “Sultan Vahdettin 17 Kasım 1922’de Malta Adası’na gitmek üzere ülkeyi terk etti” ifadesini koydurması, Tom Barrack’ın istediği “MONARŞİ” yönetimine dönmenin alt yapısını hazırlamak mıdır?
ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın çizmeyi aşıp, Türkiye’nin yönetim şekline burnunu sokarak sultanlık rejimi (Monarşi) önermesi, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in, Osmanlı’yı yüceltme çabaları sürerken Kemal Kılıçdaroğlu’nun da bu tür bir konuşma yapması tesadüfle izah edilebilir mi?
Güya ana muhalefet partisinin genel başkanı olan Butlan Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun da durup dururken “Osmanlı yönetiminin faziletini” anlatması dikkat çekicidir.
Tüm bunların üst üste gelmesi insanın aklına “Hazırlanan bir planın parçaları mıdır?” sorusunu getiriyor.
Anlaşılan bazı güçler “Türkiye’yi cumhuriyet ve demokrasiden uzaklaştırarak, Osmanlı dönemine, padişahlık ve sultanlığa” götürmek hevesinde...
Emperyalizmin 100 yıllık bu ihtirasına çanak tutmak utanılacak bir şeydir ve Türkiye’deki bütün yurtseverlere hakarettir!
GÜNÜN SÖZÜ
Bazen sessiz kalıp susmak, söylenen bir sürü sözden çok daha fazlasını anlatır!