Piri Reis’in başı ve çöl masası

Amerika füzelerini Hürmüz Boğazı’ndaki Keşm Adası’na indirdi. Aynı saatlerde Çin Devlet Başkanı Şi Jinping, Umman Sultanını Pekin’de ağırlayarak Hürmüz kıyısına diplomatik bir tebessümle yanaştı. Ve nihayet Washington, Rusya ile Ukrayna’yı barıştırmak için 10-11 Kasım’da Abu Dabi’de yeni bir masa kuracağını ilan etti.

Manzara enfes... Karadeniz’in barış masası çölde kuruluyor.

Kıyıdaş biziz, boğazlar bizde, füzeler bizim arka bahçemizde patlıyor; fakat barış nargilesini Birleşik Arap Emirlikleri tüttürüyor.

Televizyonlardaki kadrolu jeopolitikçilere kalsa mesele “üç kıtanın köprüsü” olmamızla çözülecek. Oysa cevabı bulmak için bültenlerin sığ gürültüsünden çıkıp tam 474 yıl geriye, 1552 yılının Nisan ayına gitmek gerekiyor.

★★★

Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle Süveyş Tersanesi’nden 30 parçalık filo denize açıldığında, donanmanın başında 80 yaşını devirmiş Kaptan-ı Derya Piri Reis vardı. Rota Akdeniz değil; Kızıldeniz’i aşıp Maskat’ı ve Basra Körfezi’nin kilidi Hürmüz’ü Portekizlilerden geri almaktı. Çünkü Portekizliler Ümit Burnu’nu dolaşmış, İpek ve Baharat Yollarını felç etmiş, Doğu’nun zenginliğini Lizbon’a akıtarak Osmanlı’nın kalbine jeopolitik bir hançer saplamıştı.

Piri Reis Maskat’ı aldı, Hürmüz Kalesi’ni kuşattı. Günlerce süren top atışlarına rağmen kale düşmedi. Üstüne bir de Goa’dan gelecek üstün Portekiz filosunun Boğaz ağzını kapatıp bütün donanmayı kapana kıstıracağı tehlikesi baş gösterdi. Piri Reis stratejik davrandı; kuşatmayı kaldırıp filoyu Basra Limanı’na çekti. Ardından ganimet yüklü yalnızca üç kadırgayla boğazdan sıyrılıp durumu bizzat padişaha arz etmek üzere Süveyş’e, Mısır’a hareket etti.

Fakat sahadaki akıl, karadaki liyakatsizliğe çarptı. Basra Valisi Kubat Paşa, hem kendi çıkar düzeni bozulmasın diye hem de yaşlı amiralin emrine girmeyi gururuna yediremediğinden donanmaya bakım desteği vermedi. Mısır Beylerbeyi ile el ele verip Payitaht’a zehirli raporu uçurdular: “Piri Reis rüşvet aldı, kaleyi almadı, donanmayı Basra’da çürümeye terk etti!”

Safevi seferi arifesindeki Kanuni dinlemedi bile. Savunma alınmadı, tek satırlık ferman çıktı: “Katli vaciptir.” Piri Reis 1553’te Kahire’de celladın karşısında, “Benim suçum rüşvet almak değil; paşaların cehaletini ve doymak bilmez hırsını görmüş olmaktır” diye haykırdı ama nafile. Boynu vuruldu. Kesilen sadece bir amiralin başı değildi. Osmanlı’nın açık denizlerdeki küresel vizyonu, bürokratik çekişmeye kurban edildi.

O gün Piri Reis’in kaybettiği savaş, bir boğazın kapısını kontrol etme savaşıydı. Aynı kapı kavgası 1946’da bu kez kendi evimizde, İstanbul Boğazı’nda hortladı.

★★★

İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Berlin’e girmiş Josef Stalin gözünü Boğazlara dikmişti. Çünkü Karadeniz’deki Sovyet donanmasının anahtarı Ankara’daydı. O anahtarın adı Montrö’ydü. Atatürk ve kurucu kadro yaklaşan fırtınayı görüp komisyonu dağıtmış, savaş zamanı Boğazları kapatma yetkisini Ankara’ya vermişti. Stalin 7 Ağustos 1946’da notayı bastı; “Boğazların savunmasını Türkiye ile Sovyetler ortak yapmalı, Sovyetler’e askeri üs verilmelidir!” dedi. Düşünün komşunuz geliyor, kapınızın anahtarını istiyor ve evinize asker yerleştireceğini söylüyor.

Türkiye ne yaptı? Geri adım atmadı. Montrö’nün meşruiyetini kalkan yaptı, egemenlik iradesiyle Batı dengesini kurdu ve o süper gücün tek bir askerini sokturmadı.

Şimdi geldik 2026’ya. Stalin’in koltuğunda Putin var; Atatürk’ün 90 yıllık Montrö’sü ise Putin’in savaşında hâlâ küresel kaderi çiziyor. İnsansız deniz araçları, füzeler, dronlar havada uçuşuyor; ama barış masası İstanbul’da değil, Abu Dabi’de kuruluyor.

Neden?

Çünkü Birleşik Arap Emirlikleri, 2022’den Haziran 2026’ya kadar 7 bin 471 Rus ve Ukraynalı esirin takasını yönetti. 2025’te Rusya ile ticaretini 12 milyar dolara, Rus yatırımlarını 25 milyar dolara çıkardı. Lukoil petrol ticaretini Dubai’ye taşıdı. Yani adamlar diplomasiyle güveni, petrodolarla sermayeyi harmanladı; savaş sonrasının imar ve enerji pazarlığına çöktü.

Diğer yanda Umman, Tahran-Washington hattının gizli mektup taşıyıcısı. Çin ise 2023’te Suudi-İran barışını sağlayarak girdiği bölgede şimdi Hürmüz’ü izliyor. Hesap çok açık. Amerika Orta Doğu’ya her gemi ve füze yığdığında, Pasifik’te Çin’in karşısındaki gücünden yiyor.

1972’de Nixon ve Kissinger Pekin’e gidip Mao ile el sıkışarak Çin kartıyla Sovyetleri dengelemişti. Aradan 54 yıl geçti; Washington şimdi aynı oyunu tersinden mi oynuyor? Ukrayna yükünden kurtulup, Rusya’nın yanında yer alarak Çin’den koparmak ve Pasifik’e yığılmak için mi Abu Dabi masasını kuruyor?

Büyük güçler satranç oynuyor, dünün petrol zenginleri krizlerin tahkim mahkemesi kesiliyor.

Peki biz?

Rusya ile enerji, Ukrayna ile savunma bağlarımız var; İran sınır komşumuz, Boğazlar elimizde. Ama tarih acı gerçeği yüzümüze çarpıyor.

Coğrafyanın üstünde oturmakla, kaderini belirlemek aynı şey değildir.

Piri Reis’in haritası vardı, vizyonsuz saray bürokrasisini aşamadı. Atatürk Türkiye’sinin ise Montrö’sü ve Stalin’e meydan okuyan çelik gibi iradesi vardı.

Bugün Hürmüz’deki patlamaların da, Abu Dabi’deki masanın da hesabı Ankara’nın önüne gelecek. Türkiye kapısında nöbet tuttuğu coğrafyanın sadece saf bekçisi mi olacak, yoksa masayı yeniden kuran stratejik aklı gösterebilecek mi?

Yazarın Diğer Yazıları