Üçüncü Dünya Savaşı’na ne kadar yakınız?
Bence soru yanlış.
Çünkü bir dünya savaşı, herkesin aynı sabah birbirine savaş ilan etmesiyle başlamaz. Hiçbir savaş bölgesel kalmadığında başlar.
Bu nedenle takvimler 2026’yı gösterse de dünyanın siyasi saati 1931’e ayarlı.
İkinci Dünya Savaşı’nın 1 Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya girmesiyle başladığını öğrendik. Oysa savaş yıllar önce mayalanmıştı.
Japonya 1931’de Mançurya’yı işgal etti. Mussolini 1935’te Habeşistan’a saldırdı. İspanya İç Savaşı, Hitler ve Mussolini’nin uçaklarını, bombalarını ve yeni savaş yöntemlerini denediği bir laboratuvara dönüştü.
Batılı demokrasiler her defasında aynı cümleyi kurdu... “Bu bölgesel bir kriz, bize sıçramaz.”
Hitler Ren Bölgesi’ne asker soktu, sustular. Avusturya’yı ilhak etti, seyrettiler. Südet bölgesini istediğinde İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’nın fikrini bile sormadan o toprakları Münih’te Hitler’e sundu.
İngiltere Başbakanı Chamberlain, Londra’ya dönerken uçak kapısında anlaşma kâğıdını gazetecilere sallayıp “Size zamanın barışını getirdim” diyordu, öyle sanıyordu.
Hitler altı ay sonra Çekoslovakya’nın kalanını da yuttu.
★★★
Çünkü otoriter liderler tavizi barış çağrısı olarak değil, zayıflık işareti olarak okur.
Bugünü anlamanın anahtarı da burada.
Demokratik bir lider seçimleri, kamuoyunu, ekonomiyi ve eve dönecek tabutları düşünür. Bir diktatörün ise hesap vereceği bağımsız parlamentosu, karşısına dikilecek özgür medyası ve “Çocuklarımız neden ölüyor?” diye soracak güçlü bir toplumu yoktur.
Bu yüzden otoriter rejimler insan kaybına, yoksulluğa ve yaptırımlara karşı “asimetrik dayanıklılığa” sahiptir. Acıyı paylaşmaz, topluma paylaştırırlar. Bedeli kendileri ödemez, halka ödetirler.
Demokrasilerin savaş yorgunluğu, onların cephanesidir.
★★★
Ukrayna’yı Avrupa’nın savaşı, Gazze’yi Ortadoğu meselesi, Kızıldeniz’i ticaret sorunu, Tayvan’ı uzak bir gerilim olarak görüyoruz.
Oysa cepheler çoktan birbirine bağlandı.
Gazze’de başlayan yangın Lübnan’a, Kızıldeniz’e ve İran eksenine yayıldı. Ukrayna savaşı da mühimmattan enerjiye, insansız hava araçlarından siber saldırılara kadar küresel bir yıpratma savaşına dönüştü. Rusya Avrupa’yı sınır ihlalleri, sabotajlar ve altyapı tehditleriyle test ediyor. Hatta Litvanya, Letonya, Estonya, Polonya’ya saldırı düşünüyor. İngiltere’yi nükleer ile tehdit ediyor.
Pasifik’te Tayvan çevresindeki her askeri hareket de artık yalnızca Çin’in meselesi değil. Çünkü bugünün otoriter güçleri birbirlerinin açıklarını kapatıyor; biri mühimmat, biri teknoloji, biri enerji, diğeri diplomatik koruma sağlıyor.
Tıpkı 1930’larda olduğu gibi...
Karşılarında ise dağınık bir Batı var. Ordusuz Avrupa aceleyle silahlanmaya çalışıyor. Savunma sanayisi yılların ihmalini birkaç bütçeyle kapatamıyor. Liderler ortak tehdidi görüyor ama ortak irade üretemiyor. NATO’nun caydırıcılığı tank ve uçaktan önce, üyelerin birbirleri için savaşacağına duyulan inançtır. Aşınan da bu inançtır.
Washington’ın Venezuela’dan Küba’ya, Grönland’dan Kanada’ya uzanan ilhak siyaseti de müttefikler arasındaki çatlakları büyütüyor.
★★★
Üstelik askeri fay hattının altında bir de ekonomik fay hattı var.
ABD’nin borcu 40 trilyon doları geçti. Japon tahvil piyasasındaki sarsıntı küresel faizleri tehdit ediyor. Yüksek faiz, borçla yaşayan devletleri, şirketleri ve haneleri aynı anda sıkıştırıyor.
Bunun üzerine yapay zekâ geliyor. Goldman Sachs, 300 milyon tam zamanlı işe eşdeğer emeğin yapay zekâ ile işsiz kalacağını söylüyor.
1929 Buhranı sonrasında sanayileşmiş ülkelerde 30 ila 40 milyon insan işsiz kaldı. Almanya’daki 6 milyon işsiz, çaresizlik ve öfkeyle birlikte Hitler’in önünü açtı. Dünyanın düzenini bozmak için 40 milyon işsiz yetmişti.
Şimdi ekonomik öfkenin, teknolojik işsizliğin, kitlesel göçün ve güvenlik korkusunun aynı anda büyüdüğü bir dünyayı düşünün. Sandıktan yalnızca yeni hükümetler değil, yeni otoriterler çıkacaktır. Aşırı sağcılar, Fransa’da Le Pen, Almanya’da Weidel, İngiltere’de Farage bangır bangır geliyor.
Karşımızdaki tehlike, bir sabah sirenlerle başlayacak Üçüncü Dünya Savaşı değil. Parça parça başlayan, cepheleri giderek birleşen ve biz tartışırken normalleşen küresel bir savaştır. 1939, savaşın ilan edildiği tarihti. 1931 ise uyarıların duyulmadığı yıl. Takvim 2026’yı gösteriyor. Ama korkarım biz yeniden 1931’i yaşıyoruz.