Üçkağıtçılık

Sevgili okurlarım, neresinden baksanız durum aynı! Türkiye bir üçkağıtçılar ülkesine dönüştü.

Herkes birbirine kazık atmak için fırsat bekliyor. Arada olanların temelinde dolandırıcılık var, hırsızlık, rüşvet, yolsuzluk, her şey var.

Hangi taşı kaldırsak altından bir sürü pislik fışkırıyor.

İnsanlarımız gerek ticari hayatta ve gerekse başka konularda olsun artık birbirine güvenmiyor. Güven duygumuzu yitirdik.

Bu duyguyu yitirmiş olmak önemlidir. Biz eskiden böyle değildik. Şimdi devlete bile güvenmiyoruz. Bırakın devleti bir yana, bu memleketi 23 yıldan beri yöneten iktidara hiç güvenmiyoruz.

Hepimizin ağzında bir sözcük...

Üçkağıtçı!

Dilimize öyle bir yerleşti ki artık ondan vazgeçmek asla söz konusu değil. Şimdi bunun son örneğini fonlarda yaşıyoruz.

Peki nedir bu sözcüğün anlamı?

Nereden geliyor?

★★★

Bu üçkağıt sözcüğünün kökeni çok eskilere dayanır.

Bunu yapıp başkalarının sırtından para kazanmayı amaçlayan küçük ve basit örgütlenme üç veya dört kişiyle başlar.

Sakın yanlış anlaşılmasın, eski üçkağıtçılar banka vurgunu, ihale düzenbazlığı falan yapıp halkı soymazdı! Onların vurgunu küçüktü!

Başrol oyuncusunun yanında birkaç kişiden oluşan bir ‘müşteri’ ekibi. Bunlara dızdızcı denir.

Adamın elinde üç adet iskambil kartı var. İkisi kırmızı biri siyah. Akıllı geçinen meraklı vatandaş gelir, önce seyretmeye başlar. Adam bu üç adet kağıdı eline alır, kapalı tutar ve birkaç basit hareketle oyunu başlatır!

Parola çok basittir!

Bul karayı al parayı!

Gösteri artık başlamıştır! Oyunu izlemeye başlayan akıllı ve uyanık geçinen saf vatandaşımız bir bakar ki, bu dızdızcılar siyah kartı, yani karayı her seferinde buluyor ve para kazanıyor! Patron karayı bulanın parasını hemen oracıkta ödüyor. Saf vatandaş işte o zaman düşünüyor...

‘Ulan bu kerizler karayı her seferinde rahatça buluyorsa ben de oynarım, biraz yolumu bulurum!’

Parasını üçkağıtçıya verip oynamaya başlıyor.

★★★

Ancak kerizin şansı bu sefer artık dönmüştür. Üç kağıdın arasında siyah kartı bir türlü bulamaz. İş inada biner, bizim keriz parayı bastırdıkça kaybeder ve sonunda oyundan çekilmek zorunda kalır.

Parası gitmiştir!

Kurulan bu tezgahı günün birinde ben de baştan sona Ankara’da Gençlik Parkı’nda izlemiştim.

Kartlarla oynayan o herif gerçekten de büyük marifet sahibi biriydi. Önce adamları gelip karayı rahatça buluyor ve kerizlere gel gel yapılıyordu! Kerizleri yolma faslı böyle başlıyordu... Çünkü siyah kartı bulmaları hiçbir biçimde mümkün olmuyordu!

Merak ettim ve günün birinde bu süreci uzun süre ayakta izledim.

O kadar ki, ekiple arkadaşlık etmeye bile başlamıştık.

Herifin öyle bir el çabukluğu vardı ki, herhangi birinin siyah kartı bulması gerçekten çok zordu.

Bizim uyanık ve akıllı geçinen vatandaşımız cebindeki parayı bu üçkağıtçılara böylece kaptırmış oluyordu.

★★★

Bu memleket bugüne kadar ne üçkağıtçılar gördü. Galata Köprüsü’nü, Dolmabahçe Sarayı’nın kapısındaki kuledeki saati vatandaşlara satan Sülün Osman, para babalarını vantuz gibi emen, Raki adıyla bilinen Güney Zobu, Tansu Çiller’den kaptığı 500 milyar lira örtülü ödenek parasını kumarda yiyen Selçuk Parsadan...

Bunlar biraz da mizahla karışık ufak tefek olaylar!..

Tam da şimdi bu üçkağıtçı kesim arasında iktidar yandaşı müteahhitler de var diyecektim ama bu kez karşımıza foncular çıktı.

Halkın milyarlarını tokatlamışlar, bazıları yurt dışına tüymeyi başarmış.

Şimdi bir düşünün...

Bir yanda Gençlik Parkı’nda gariban vatandaşı dolandıran üçkağıtçılar, öbür yanda Raki’ler, Parsadan’lar, Sülün Osman’lar ve aynı çizelgede yüz milyarları götüren foncu üçkağıtçılar falan!

Kırk katır mı kırk satır mı?

Hangisini isterdiniz!

Yazarın Diğer Yazıları